MAKALE

Yayın Tarihi: 11.12.2017 Pazartesi 11:45:00

Organik gıdalarda gıda güvenliği

Nural KARAGÖZLÜ

Organik gıdalarda gıda güvenliği

Özellikle yüksek miktarda kimyasal kullanılmış toprakta, toprağın tam olarak bu bulaşanlardan arınmadan organik tarıma başlanması, özellikle eğimli arazilerde kimyasalların toprağa sızarak aşağı bölgelerdeki organik alana sızması, yasak kimyasalların kullanımı, yakın arazilerde konvansiyonel tarım yapan tarlalarda spreylemeyle uygulanan ilaçların çapraz bulaşmayla, rüzgarla sürüklenmesi, yeraltı sularıyla taşınması, nakliye, işleme, depolama gibi aşamalarda olan benzeri bulaşmalar organik ürünlerde de kalıntı bulaşan varlığına neden olmaktadır.

Geleneksel tarımda gerek zararlılarla mücadele, gerekse ürün verimini ve albenisini arttırmak amacıyla kimyasal ve sentetik girdi kullanımının özellikle çevre kirliliği ve insan sağlığına neden oldukları zararların anlaşılması; “organik tarım” modelinin bir alternatif tarım modeli olarak ortaya çıkmasına neden olmuştur. Organik bitkisel veya hayvansal gıdaların üretiminde herhangi bir aşamada, genetiği değiştirilmiş organizma veya ürün, yapay gübre, böcek ilaçları, yabani ot ve mantar öldürücü ilaçlar, büyüme hormonları, antibiyotikler, koruyucular, renklendiriciler, katkı maddeleri, kimyasal ambalaj malzemeleri ve işlem/yöntem kullanılamaz. Bu kapsamda organik tarım sözleşmeli olarak yapılan, planlanmış, her aşaması kayıt altına alınmış, tarladan tüketiciye ulaşana dek kontrollü, kontrol ve sertifikalandırma kuruluşları tarafından sertifikalandırılmış, karşılıklı güven esasına dayanan bir üretim sistemidir.



Gıda ve Tarım Örgütü (Food and Agriculture Organization, FAO) organik gıdaların konvansiyonel gıdalardan sentetik pestisit, gübre, fungisit, antibiyotik, büyüme hormonları gibi veteriner ilaçları, sentetik koruyucular, katkı maddeleri gibi maddelerin kullanılmaması ile ayrıldığını belirtmektedir. Bu kapsamda organik tarımsal üretimde zararlılarla mücadeleyi ve bitki korumayı sağlamak üzere kullanılabilecek ürünlerin bitkisel veya mikroorganizma kaynaklı, insan sağlığı ve çevreye herhangi bir zararlı etkisi olmayan, kontrol ve sertifikasyon kuruluşlarının onayladığı ürünler olması gerekmektedir.

Organik tarımın uygulanması dünyada ilk kez 1972 yılında “Uluslararası Organik Tarım Hareketleri “ (International Federation of Organic Agriculture Movements, IFOAM) tarafından düzenlenmiş ve kuruluş tarafından geliştirilen “Temel İlkeler”, 1998 yılında “Temel Standartlar” olarak kabul edilmiş ve yürürlüğe girmiştir. Türkiye’de ise ilk organik ürün üretimi Ege Bölgesinde 1984-1985 sezonunda kuru üzüm ve kuru incir ile yapılmakla beraber, ilk resmi organik tarım hareketi 1992 yılında “Ekolojik Tarım Organizasyonu Derneği”nin kurulmasıyla başlamıştır. 1994 yılında “Bitkisel ve Hayvansal Ürünlerin Ekolojik Metotlarla Üretilmesine İlişkin Yönetmelik”, 2002 yılında “Organik Tarımın Esasları ve Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik”, 2004 yılında ise “Organik Tarım Kanunu” yürürlüğe girmiş, 2005 yılında bu kanuna dayalı yönetmelik Avrupa Birliği mevzuatına uyumlu hale getirilerek yayınlanmış, 2010 yılında tekrar düzenlenmiştir. Konu ile ilgili çalışmalar AB Komisyonu nezdinde halen devam etmektedir. Organik Tarımın Esasları ve Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik; organik bitkisel üretim ile ilgili olarak üretim kurallarını, bu kapsamda toprağın korunması, hazırlanması, gübrelenmesiyle ilgili kuralları, bitki koruma, sulama, hasat kuralları; organik hayvansal üretimle ilgili olarak üretim kuralları, yem temini, hayvan besleme, hayvan sağlığı, veteriner müdahalesi, yetiştiricilik uygulamaları, barınak, bakım şartları, nakliye, kesim kuralları, organik arı ve su ürünleri yetiştiriciliği ile ilgili olarak da yine genel kuralları kapsamlı olarak açıklamaktadır.

Bu kapsamda yönetmeliğe uygun olarak elde edilen organik ürünlere bakıldığında, bu ürünlerin hiçbir kimyasal kalıntı, pestisit, ağır metal vb. çevresel kirlilikler, patojenler, mikotoksinler, doğal toksinler içermemesi beklenmektedir. Oysaki organik tarımsal üretimde başta fungisit kullanılamamasına bağlı olarak bu ürünlerin özellikle mikotoksin oluşumuna daha duyarlı oldukları belirtilmektedir. Ayrıca ilgili yönetmelikte her ne kadar organik tarıma başlamak için gerekli koşullar açıklanmış olsa da; özellikle yüksek miktarda kimyasal kullanılmış toprakta, toprağın tam olarak bu bulaşanlardan arınmadan organik tarıma başlanması, özellikle eğimli arazilerde kimyasalların toprağa sızarak aşağı bölgelerdeki organik alana sızması, yasak kimyasalların kullanımı, yakın arazilerde konvansiyonel tarım yapan tarlalarda spreylemeyle uygulanan ilaçların çapraz bulaşmayla, rüzgarla sürüklenmesi, yeraltı sularıyla taşınması, nakliye, işleme, depolama gibi aşamalarda olan benzeri bulaşmalar organik ürünlerde de kalıntı bulaşan varlığına neden olmaktadır.

Organik gıdalarda yapılan çalışmalar bu gıdaların konvansiyonel gıdalara oranla daha güvenli olduğunu göstermektedir. Nitekim organik gıdalarla beslenen bebeklerin ve okul öncesi çocukların yalnızca konvansiyonel gıdalarla beslenenlere göre önemli derecede daha az organofosforlu pestisitlere maruz kaldığı bildirilmiştir. Ancak yapılan tüm kontrollere rağmen organik gıdalarda da kalıntı bulunabildiği bilinmektedir. Belçika’da 1995-2001 yılları arasında yapılan çalışmada analiz edilen konvansiyonel gıdaların %49’unda pestisit kalıntısı na rastlanırken, organik gıdaların da %12’sinde pestisit bulunduğu saptanmış. Yunanistan’da 39 organik, 39 konvansiyonel üretim yapan çiftlikten toplanan 243 süt örneğinde; organik ürünlerin %21.4’ünde, konvansiyonel ürünlerinse %15.4’ünde aflatoksin M1 saptanmıştır. İtalya’da 20’si organik toplam 90 mısır ve buğday unu örneklerinde aflatoksin B1 analizleri sonucunda, buğday örneklerinin hiç birisinde aflatoksin B1 bulunmazken, 8 organik mısır unu örneğinin 4’ünde (0.17-0.64ppb) toksin bulunmuştur. Yine İtalya’da 2010 yılında 85 organik buğday ve mısır örneklerinin %35’inde, 2011 yılında ise 121 organik buğday ve mısır örneklerinin %25’inde mikotoksijenik Fusarium türlerine rastlanmıştır.

Türkiye’de yapılan bir çalışmada toplam 235 (mısır unu, buğday unu, arpa unu, pirinç unu, kuru üzüm, kuru incir, kuru erik, pekmez) organik örneğin; %14.46’sında aflatoksin, %43.43’ünde okratoksin A ve %24.8’inde fumonisin saptanmıştır. Organik bitkisel gıdaların, yetiştirilmesinde muhtemel patojen bakteri kaynağı olabilecek organik gübre kullanımına bağlı olarak mikrobiyolojik bulaşmaya daha duyarlı olduk ları bildirilmesine karşın; İspanya’da taze marulda yapılan bir çalışmada 72’şer adet organik ve konvansiyonel örnekte yapılan mikrobiyolojik analizlerde aerobik mezofilik ve psikrotrofik bakteri, küf ve maya, laktik asit bakterisi ve Pseudomonas sayımları ve Escherichia coli varlığı sonuçlarında her iki grup örnek arasında önemli bir farklılığın olmadığı; örneklerin hiç birisinde Salmonella, E.coli O157:H7 ve Listeria monocytogenes bulunmadığı bildirilmiştir. Yine benzer şekilde Brezilya’da yapılan bir çalışmada 130 organik ve konvansiyonel sebze örneklerinde yapılan mikrobiyolojik analizlerde örnekler arasında bir farklılığın olmadığı saptanmıştır.

Organik gıdalardaki gıda güvenliğinin tam olarak sağlanabilmesi amacıyla, Organik Tarımın Esasları ve Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik her ne kadar organik gıdaların tarladan tüketiciye nasıl ulaşması gerektiğini belirtse de, yukarıda belirtilen çeşitli nedenlerle organik gıdalarda görüldüğü gibi gıda güvenliğini tehdit eden bulaşanlara rastlanabilmekte ve bu ürünlerin tüketicinin beklediği ve olması gerektiği gibi tamamen bulaşanlardan arındırılmış olmadığını bizlere göstermektedir. Konu ile ilgili olarak özellikle yurdumuzda organik gıdalarda bulaşanların çeşitleri ve miktarlarına yönelik daha çok araştırmaya ve bu araştırmalar sonucunda bulaşmaların engellenmesini sağlayacak yönde koruyucu adımlara ihtiyaç vardır. Nitekim konvansiyonel amaçla yapılan tüm bitkisel veya hayvansal üretimlerde güvenli gıdaya ulaşmak için dikkate alınması gerekli olan İyi Tarım Uygulamaları, İyi Üretim Uygulamaları, İyi Sanitasyon Uygulamaları, İyi Hijyen Uygulamaları, HACCP gibi gıda güvenliği yönetim sistemi ISO 22000’in olmazsa olmazları olan bu uygulamaların, organik gıdaların tü- keticiye ulaşmasında da dikkate alınması mutlaka gereklidir.

Yine konvansiyonel ürünlerde olduğu gibi organik ürünlerde de çeşitliliği artırmak adına farklı kaynaklardan, farklı markalardan satın alma, mümkün olduğunca mevsiminde meyve sebze tüketmek, tüketicilerin bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesi, organik ürünlerde olası bulaşma riskinin ve düzeylerinin izlenmesi ve değerlendirilmesi amacıyla üniversiteler ve uzman kuruluşlarla ortak çalışmalar yapılması muhtemel bulaşmalara olan maruziyeti azaltacak ve gıdalardaki bulaşmaları ve gıda kaynaklı hastalıkları azaltmada etkili olacak ve gıda güvenliğinin sağlanmasına katkı koyacaktır. Diğer yandan Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığına bağlı olarak çalışan; çeşitli Bakanlıklar, Ege İhracatçı Birlikleri, Türk Standartları Enstitüsü, çeşitli üniversiteler, yerel yönetimler, üretici örgütleri, çeşitli sivil toplum kuruluşları, kontrol ve sertifikasyon kuruluşları ve özel sektör temsilcilerinden oluşan bir çalışma grubunun hazırlamış olduğu “Ulusal Organik Eylem Planı”; organik tarımın geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması, kontrol ve denetime ilişkin hizmetlerin güçlendirilmesi, veri toplama altyapısı dahil izlenebilirliğin iyileştirilmesi, eğitim ve yayım hizmetlerinin geliştirilmesi ve kurumsal kapasitenin arttırılmasını hedeflemektedir. Sonuç olarak gerek mevcut yönetmeliğin doğru bir şekilde uygulanması, gerekse Bakanlık çalışmaları sonucu hazırlanan Ulusal Organik Eylem Planının amacına ulaşıp, uygulanmaya başlaması, diğer yandan özellikle üniversiteler ve diğer araştırma kurumlarının çalışmaları sonucu yapılacak olan organik gıdalardaki bulaşan varlığına yönelik çalışmalar, zaman içerisinde organik gıdaların daha da güvenilir hale gelmesinde son derece etkin olacaktır.

YAZARIN SON 5 MAKALESİ