RÖPORTAJLAR

Röportaj Tarihi: 02.04.2018 Pazartesi 10:15:00

Anadolu topraklarının bereketi

Anadolu topraklarının bereketi

KONUK: Samir BAYRAKTAR

RÖPORTAJ: Hande PUSAT

Coğrafyanın eşsiz zenginliklerini tüketiciyle buluşturan Nar Gourmet Anadolu topraklarının bereketini sofralarımıza taşıyor. Nar Gourmet Genel Müdürü Samir Bayraktar’dan bu özel markanın sırrını öğreneceğiz.

Öncelikle sizi tanıyarak başlayalım.

Ben Samir Bayraktar. Nar Gourmet’nin kurucularındanım ve Genel Müdürüyüm. Aslında Makine Mühendisiyim ama mesleğimi hiç yapmadım. Yaklaşık 10 senedir Nar ile meşgulüm. Onun öncesinde de başka sektörlerde yöneticilik tecrübem oldu.

Nar Gourmet fikri nasıl oluştu? Bu işi yapmaya nasıl karar verdiniz?

Nar Gourmet fikri aslında Amerika’da doğdu. 2007 yılında temelleri Amerika’da atıldı. Yine Amerika’da yatırımları olan bir Türk İş Adamı ve bizim şirketimizin de kurucusu olan Yalçın Ayaslı ile birlikte, Türkiye’nin ekolojik zenginlikleri üzerine bir marka inşa etme fikri doğdu. Yani aslında bir ihtiyaçtan ortaya çıktı. Çünkü Türkiye gastronomi kültürüyle dünyada tanınan, yeme içme çeşitliliğiyle dünyada bilinen bir ülke. Bir taraftan lokum, bir taraftan kebap, döner gibi ürünlerimiz, Türk kahvesi gibi bilinen ürünlerimiz var.

Ama gıda alanında dünyada markalaşmış bir oluşum ne yazık ki yok. Acaba bütün bu ekolojik ve gastronomik zenginlik üzerine bir marka inşa olabilir mi düşüncesiyle çok te - melden konuyu ele aldık. 2007’de ilk önce Amerika’da İyi Gıdalar Ltd. diye bir firma kurduk. O firma 2007’nin ortalarında Türkiye’ye geldi. Ben de o zaman Amerika’dan Türkiye’ye taşındım ve Türkiye’de bir taraftan üretim, bir taraftan birlikte çalışacağımız üreticilerin bulunması, iş birliğinin tesis edilmesi gibi sürecimiz başladı.

Ürün çeşitliliğiniz ve ürünleriniz hakkında bilgi alabilir miyiz?

İsmi bolluk ve bereket olunca sadece bir tane ürünle hayatımıza devam etmemiz çok anlamlı değil. İsmimiz Nar olup sadece reçel ya da sadece zeytin üretemezdik. Gastronomik ürünler ailesi olarak, dünyada bunun örnekleri var. Biz de Nar’ın çoklu ürün gamı olmasını istedik. Organik ürünler bunların bir kısmı. Organiğe de dikkat çekmek için aslında ürün gamımızın bir kısmını organik ürünlerden tesis ettik. Mesela organik zeytinyağı; ken - dimiz de zeytin üreticisi olduğumuz için, Ayvalık’ta kendi zeytinliklerimiz de olduğu için, bu alana dikkat çek - mek istedik. Bazı ürünleri organik olarak kendimiz üretiyoruz, bazı ürünlerde de organik çiftliklerle ürün üretim iş birliği yapıyoruz. Böylelikle onlar için de bir ticari işbirliği oluşmuş oluyor. Bizim için de ürün gamımız için de zenginlik oluşuyor.

Reçellerin hep tek bir mikro bölgeden elde edilmesinin sebebi nedir?

O da markanın hikayesinde aslında. Yani her şey birbiriyle biraz ilintili. Nar isminin içinde gizli. Biz Nar’ın uluslararası bir marka olmasını istediğimiz için bir taraftan acaba bu nar kelime - si, yurt dışında İngilizcede bir şeylerin birleşimi olabilir mi diye düşündük. Orada da “Natural and Regional” diye bir kelimeler bütününün baş harflerinin bir araya gelmesinden oluştu.

Yani doğal ve bölgesel. Dolayısıyla bizim tam çıkış noktamızla ve ondan sonra marka ismini oluşturduktan sonra 10 yıl boyunca tüm üretim felsefemizi açıklamış oldu. Yani biz bir ürünün hammaddesini ararken de veya üretimini yapacağımız, iş birliğini yapacağımız çiftliğini, üreticisini ararken de sadece doğal olanı ve bölgesel olanı arıyoruz. Çünkü Türkiye’nin aslında güçlü olduğu alan biyoçeşitliliği. Biz daha kendi çeşidimizi koruyamıyoruz. Türkiye bugün ürettiği 150 bin ton zeytinyağının tamamını tüketebilir noktada değil. Fazlası var ve ihraç ediyor. Daha da fazla üretip, daha fazla ihraç edebilir. Dolayısıyla bu çeşitleri artırmak lazım. O nedenle biz mikro bölgelere gidiyoruz. Mesela Karadeniz Ereğli’deki Osmanlı çileği, Bodrum’daki bergamut ve mandalina, Bursa’daki deveci armudu, Mersin’deki yafa portakalı gibi spesifik ürünleri bulmaya çalışıyoruz. Hem mikro bölge olacak, hem de Türkiye’ye özgü çeşitler olacak. O yüzden Nar’ın ürün gamında kivi reçeli, mango reçeli göremezsiniz. Herhalde bundan sonra da göremeyeceksiniz.

Yakın zamanda tanışacağımız yeni ürünler var mı?

Geçen sene reçele bir farklılık kattık. Reçel çok artizan bir üründü. Aslında biz reçele gerçek değerini vermiyor olabiliriz. Çünkü aslında o reçel doğal bir meyvenin o meyvenin bulunamadığı bir sezonda bulunabilir halidir ve eğer doğal yöntemlerle üretilirse çok lezzetli ve birçok şeyle beraber eşleşebilecek bir üründür. Çikolata da tabii çok tüketilen bir ürün. Ne yaparız da damaklarda değişik bir tat bırakırız diye bir arayış içindeydik. 3 çeşit reçelimiz de %70 kakao oranına sahip. Bitter çikolatayla birleştirdik ve müthiş bir ürün yaptık. Çikolatalı ahududu reçeli, çikolatalı çilek reçeli, çikolatalı mavi yemiş reçeli yaptık. Türkiye’de çok beğenildi; birtakım iyi oteller, bunları sundukları kruvasanlarla birlikte servis etmeye başladılar. Yurt dışında da müşteri buldu. İnovatif bir üründü. Şu anda röportaj yaptığımız yer 1 aydır kullandığımız bir tesis. İlk misafirimiz sizsiniz. Bu tesiste kurduğumuz üretim imkanı içerisinde Nar’ın mevcut ürünlerinin dışında yeni ürünler geliştirme kapa - sitemiz var. Bugüne kadar hep tatlı ürünlerleydik. Artık o kadar tatlı olmayıp, paketlenmiş mezeler gibi değişik ürünler de gelebilir. Market raflarında değişik olabilecek ürünler de gelebilir. Bir de bizim bütün ürün geliştirmemiz içeride. Yönetim kurulumuz ve aslında AR-GE ekibimizin de başında Vedat Başaran var. Vedat Başaran Türkiye’nin alanında en tanınmış şeflerinden birisi ve tüm reçete geliştirmelerimizde bizimle beraber çalışıyor. Dolayısıyla onun da desteğiyle, herhalde bu tesiste çok daha farklı ürünler çıkarırız diye düşünüyorum.

Önce Nar Lokanta mı, Nar Gourmet mi kuruldu?

Önce Nar Gourmet kuruldu. Nar Gourmet 2007’de kuruldu. Lokanta 2011’de, 4 sene sonra hayata geçti. Lokantanın bulunduğu bina bizim grup şirketlerimize, kendimize ait olan bir bina. İstanbul’un kalbinde bir bina. Kapalı Çarşı’nın çok yakınında. Dolayısıyla çok turistik bir bölgede. Aslında Türk kültürünü, ürünleri, hikayeyi ilk ağızdan anlatabileceğimiz bir bölge. Onun için biraz öykünerek ve özenerek yaptık. Nar olarak bu kadar çeşit ürün gamına sahibiz, sürekli olarak mikro bölgelerdeki üreticilerle temas halindeyiz. Acaba üründe yaptığımızı yeme içme alanında restoranda da yapabilir miyiz diye düşündük.

Son tüketicide mi ilgi daha yoğun, yoksa Horeca’da mı?

Türkiye’nin yaşadığı sıkıntılardan dolayı son 1-2 senedir Horeca tarafındaki pazar ne yazık ki biraz daraldı. Bütün sektörü etkiledi. İlk olarak otel ve restoran gruplarının müşteri sayılarındaki azalmalar, zincirleme etkiyle onların tedarikçisi olarak bizleri de haliyle etkiliyor. Ama biz ikisine de odaklandık. Çünkü biz sektör olarak ayırmıyoruz, tam anlamıyla hedef kitlemiz olan müşterimize bakıyoruz. Bizim müşterimiz eğer iyi bir Cafe-Brasserie zincirinin müşterisiyse oraya gittiğinde de bizim ürünümüzü tüketmeli, bir otele gittiği zaman da… Mesela güneyde Antalya’da Bodrum’da tatile gittiği zaman orada da kahvaltıda bizim ürünümüzü tüketmeli. Biz Türk Hava Yolları’yla da aynı şekilde, hem CIP Lounge’larla hem de Business Class uçuşlarında iş birliği yapıyoruz. Eğer kişi uçuyorsa da bizim ürünlerimize dokunmalı, eğer markete girip alışveriş yapıyorsa da bizim ürünümüze dokunmalı. Aslında biz bir nevi müşterimizin ekosisteminde dolaşıyoruz. Ama tabii en kuvvetli olduğumuz iki alandan biri son tüketiciye ulaştığımız market rafları-perakende, bir diğeri de Horeca.

Kalite standartlarınızı üst seviyeye taşımak için ne gibi çalışmalar yapıyorsunuz? Kalite yönetim sertifikalarınız nelerdir?

Birincisi ve en önemlisi içinde bulunduğumuz tesis burası yaklaşık 8000 metrekare ve dünya standartlarına göre kurulmuş, şu an yeni olduğu için bu tesis yeni sertifikalandırma sürecinde. IFS gibi, uluslararası büyük market zincirlerinin sahip olduğumuz sertifika gereği gelip denetim dahi yapmadan ürünü kabul edebilecek repütasyonda sertifikalandırmalara başvurduk. Zaten tesis ederken de planlamamızı ona göre yapıp, onların danışmanlığıyla hareket etmiştik. ISO 9001, ISO 22000 gibi hem yönetim sistemindeki, hem de gıda güvenliğindeki sertifikalarımız var. Organikte ise, bütün bölgelere has sertifikaları alıyoruz. Mesela Türkiye’deki organik sertifikalandırma kuruluşları Avrupa Birliği’nden akreditedir. Dolayısıyla Avrupa Birliği’nden organik sertifikası verilir. Ama biz bunun yanında Amerika’da kabul gören, Amerika’nın talep ettiği NOP denilen USDA sertifikasını, Japonların kabul ettiği JAS denilen Japon organik sertifikasına da sahibiz. Amerika’da ürünlerin herhangi bir şekilde gümrükten geçip müşterilere dağıtılabilmesi için sahip olunması gereken FDA (Food and Drug Administration )denilen bir standart vardır, ona da sahibiz. Nar olarak şu an herhalde sahip olmadığımız bir sertifika yoktur diyebilirim. Bunları da web sitelerimizde yayınlıyoruz. Sadece sertifikalarımızı değil, sahip olduğumuz uluslararası yarışma derecelerini de yayınlıyoruz. Mesela zeytinyağında kazandığımız İtalya’dan, Brüksel’den, iki kez New York’tan, Los Angeles’tan, Japonya’dan, İsrail’den, Çin’den kazandığımız altın madalyaları da web sitemizde yayınlıyoruz.

Son olarak Food Time Dergisi okuyucularına ve Gidagundemi.com sitesi takipçilerine iletmek istediğiniz bir mesaj olur mu?

Her girişiminiz ve çalışmanız için öncelikle sizi ve grubunuzu kendi adıma çok tebrik ediyorum ve sektörden bir kişi olarak takdir ediyorum. Çünkü ben her zaman talebin tüketiciden gelmesini önemli buluyorum. Bizim tüketicimizi bilinçlendiriyorsunuz. Tüketicimiz bilinçsiz demiyorum ama herkesin belli bir zamanı ve belli bir dağarcığı var. Onlara sunulan bilgiler kadar herkes dimağını geliştiriyor. Hayvancılık, tarım, gıda ve gastronomi gibi pek çok alanda sizin yaptığınız bütün çalışmalar onların birikiminin artırmasını ve artan birikimleriyle de market raflarındaki markaları denetlemelerini sağlıyor. Bizi aslında bir nevi sizlerin çalışmalarınız yönlendiriyor. Ben takipçi ve tüketicilerin sizin bütün çalışmalarınızı titizlikle takip etmesini arzu ederim. Hep en iyisini aramalarını, hep fiyat kalite dengesine bakmalarını kendi adıma öneririm. Böyle olduğu zaman markalar daha iyiyi üretmek için birbiriyle rekabet halinde olacaklar. Daha ucuzu bulmak için değil. Dolayısıyla tüketicimiz de aslında işin sonunda fiyat ve kaliteye bakarak daha aza mal etmiş olacaklar. Bugün pahalıya aldıkları ucuz ürün yarın ucuza aldıkları pahalı ürün haline getirecekler