RÖPORTAJLAR

Röportaj Tarihi: 05.04.2018 Perşembe 10:25:00

Yemeğin tuzu, yağı veya baharatı olmadan da lezzetli olabilir

Yemeğin tuzu, yağı veya baharatı olmadan da lezzetli olabilir

KONUK: Ömür AKKOR

RÖPORTAJ: Ramazan BAŞAN

Ömür Akkor, mutfağın bir kültürü ve soframızdaki yemeklerin bir geçmişi olduğunu herkese göstererek kitapları ile bizlere bu konuda ışık tutuyor. Kitapları ciddi araştırmalar ve çalışmalar sonucu olgunlaşıp bizlere ulaşmış ve hak ettikleri ödülleri de almıştır. Food Time olarak Ömür Akkor ile Bursa’dayız.

Tanımayanlar için, Ömür Akkor’u kısaca tanıyabilir miyiz?

Benim hayatım yemektir. Kendini tanıt deseler sadece yemek derim. Kilis’te doğdum ve anne tarafı Gaziantep ve Kayserili. Öyle bir ailede doğup büyüdüm. İkinci okul olarak Uludağ Üniversitesi’nde İktisat okuyorum. Kitaplarımı yazıyorum. Kendimi bu şekilde anlatsam bile her şeyim yemektir. Yemek söz konusu olan her şeye dahilimdir. Yemekle alakalı aklınıza gelebilecek her şeye katılıyorum. Okul, üniversite, yüksek lisans, yemek yeme adapları, yemek kitapları ve tarihsel yemek süreçleri konularında da çalışmaya devam ediyorum. O yüzden tam anlamıyla hayatım yemek ve yemekle alakalı her şeye de merakım oldukça fazla.

Sizin için bir yemeğin lezzetli ve ticari bir mutfağın başarılı olması neye bağlıdır? Sizin de kurallarınız veya vazgeçilmezleriniz nelerdir?

İlk olarak, bir yemeğin maddi açıdan lezzetli olması tuzuna, yağına, karabiberine çok bağlıdır. Ama bence asıl en ilginç taraf ise, bunların tam tersi şekilde yani tuzu, yağı veya baharatı olmadan da lezzetli olabilir. Tabii ki bunun için de o yemeğin bir hikayesinin olması gerekiyor. Bir yemeğin tarihsel bir hikayesi varsa veya tarihten gelen bir yemek ise zaten biz bunları hemen beğeniyoruz. Mesela 13. yüzyılda şekersiz olarak yapılmış bir helvayı yediğimizde bize tatlı geliyor. Çünkü bir hikayesi var ve bizde bunu dinliyoruz, biliyoruz. Her ne kadar artık sadece ticari ve her emeğin bir karşılığının olduğu düşünülse de, bence hala işin sırrı sadece hikayede. Eğer bir yemeğin hikayesi varsa, daha çok beğeniliyor, talep görüyor ve sizde daha çok kazanıyorsunuz. Ama yemeğiniz size ait bir hikaye içeriyorsa, bir hikayesi yoksa veya sadece karın doyurmak amaçlı tüketiliyorsa, bunun size bir kârı olmuyor. Çünkü artık insanlar yemek yemek için seyahat ediyorlar, lokantalarını ona göre seçiyorlar, danışmanlık alıyorlar. İş bu raddeye gelince de görüyoruz ki, artık yemek yemek sadece bir öğün olmanın dışına çıkmış. Bundan dolayı yemeğin bir hikayesinin olması bambaşka bir şeydir. Anadolu lezzetlerini Seraf Gurme Restoran’da taçlandırıyorsunuz.

Bu konuyla ilgili neler söylemek istersiniz?

Seraf Restoran bir süredir lezzetli bulduğum bir lokantaydı. Böyle bir iş teklifi yaptıklarında da kabul etmek istedim. Çünkü yemekleri orijinal tarifle yapıp, tarifleri veriyorlar. Yemeklerin değiştirilmeden de çok lezzetli olduğunu, değiştirilmeye gerek olmadığını kanıtlamak ve geleneksel yemek severlerin karşısına tam tarifle çıkmak restorandaki büyük iddiamız. Orijinal bir menü oluşturdular ve çok da başarılı oldular diye düşünüyorum. Çünkü ben her şeyin orijinalini merak ederim. Şefin yaratıcılığını da ilk seferde değil sonraki aşamada görmeyi daha çok seviyorum. Seraf’la Anadolu yemekleri üzerine çalışıyoruz ama sadece kebap üzerine değil. Anadolu yemekleri veya Türk mutfağı dendiğinde hemen aklımıza kebap geliyor. Evimizde olan Türk mutfağının biraz daha dışında ve tüm yemekleri içeren dünya standartlarında bir restoran. İyi hikayesi olanlar iyi işler yaparlar. Seraf da bu konuda Türkiye’deki en iyi restoranlardan birisi.

Sosyal medyayı aktif kullanıyorsunuz. Sosyal medya hesaplarınızı nasıl yönetiyorsunuz?

Evet sosyal medyayı aktif kullanıyorum. Takipçi sayılarımda yüksek. İnstagramda 182 bin, Facebookta 70 bin kişi, Twitterda da 40 bin kişi civarında takipçim var. Bence bunun sebebi de insanların yemeğe olan merakından kaynaklanıyor. Yani Ömür Akkor olduğu için takip etmiyor. Sadece onlara göre geleneksel yemekleri, samimi sofraları olan gerçek yemekleri gördükleri için hoşlarına gidiyor ve takip ediyorlar. Zaten bende sadece onların beğendiklerini ve sevdiklerini paylaşıyorum. İşlerinizin insanlara ulaşmasını istiyorsanız sosyal medyada kalmak zorundasınız. Bu yüzden dolayı da açıkça söyleyeyim günde 6 saat kadar sosyal medyada vakit geçiriyorum.

Şu an yapmakta olduğunuz Türkiye turu projesinden biraz bahsedebilir misiniz?

Ben aslında 81 ili de gezdim. Şu an olan bu tur benim için ikinci veya üçüncü tur oldu açıkçası. İlkbahar yaz arası yolda olmayı çok istemiştim. Onu da Ford’un desteği ile birlikte yapıyorum. Onlar da hem Türk firması hem de Türkiye’deki bu tarz projelere destek veriyorlar. Birlikte yola çıktık ve durakları beraber geziyoruz. Sadece bir restoranda yemek yiyelim diye değil, ekilen buğdayı, biçilen hasadı, yeşermiş bir coğrafyayı veya peynir zamanını görmeye gidiyoruz. Bu da daha çok yemek odaklı kültürel bir geziye dönüşmüş oluyor. Bir kaç rota daha devam edecek.

Son olarak Food Time dergisi okuyucularına ve GıdaGündemi.com takipçileri için neler söylemek ister misiniz?

Türkiye gibi bir coğrafyaya sahip bir ülkede böyle bir mesleğe sahip olmak büyük bir şans. Çok renkli, farklı alanlara da sıçrayabilen ve kısır olmayan bir sektör. Sizin okuyucularınızın da derginizi okuyarak bu sektöre yakın olduklarını düşünüyorum. Böyle bir sektörün içerisinde olmak çok güzel bir şey ve iyi bir sinerji yaratıyor. Bu röportaj için sizlere çok teşekkür ederim.