RÖPORTAJLAR

Röportaj Tarihi: 22.01.2018 Pazartesi 13:25:00

Apiterapi

Apiterapi

KONUK: Erdem YEŞİLADA

RÖPORTAJ: Cemre BİLGİN

Yeditepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr.Erdem Yeşilada ile bal üzerine her şeyi konuştuk.

Bal ürünlerinin insan ömrünü uzatabileceğinden, sahte balların zararlarına, arıları nasıl kandırdığımızdan, diyabet hastalarının bal tüketimine kadar geniş bir yelpazede gerçekleşen söyleşimizi dikkatle okumanızı tavsiye ederiz. uzatabileceğinden, sahte balların zararlarına, arıları nasıl kandırdığımızdan, diyabet hastalarının bal tüketimine kadar geniş bir yelpazede gerçekleşen söyleşimizi dikkatle okumanızı tavsiye ederiz.

Apiterapi kitabını yazmaya nasıl karar verdiniz? Kitap tamamlanıncaya kadar olan süreçten biraz bahseder misiniz?

Ben bilimsel araştırmalarımı halk ilaçları üzerinde yürütüyorum. Arı ürünleri ile ilgili ilk temasım da 2002 yılında Rizeli bir arıcının odama gelerek “Ben bal ve arı polenini karıştırıyorum ve çeşitli hastalıklara, romatizmaya, ağrılara, karaciğer hasarına, ülsere öneriyorum. Acaba bu gerçek mi, bu şekilde etkili mi? Bunu bir inceleyebilir misiniz?” demesi üzerine oldu. Ben de “tamam” dedim. Bir arıcının bu şekildeki bilimsel yaklaşımı, yaptığı ve verdiği hizmetin gerçekten doğru olup olmadığını öğrenmeye çalışması beni etkiledi ve bu çalışmayı yaptık. Tabi ilk defa böyle bir hayvansal ürünle çalışıyoruz, bayağı zorluklar oldu. Çünkü bitkinin ektresini, özütünü hazırlarız, ağızdan hayvanlara veririz. Ama bal yoğun bir yapı, hele arı poleni ile ka rıştığında katı bir hale geliyor. Gastrik gavaj vardır, bunu onunla veremedik, enjektörden akamıyor. Dolayısıyla hayvanların ağzına verip, ağzını kapatıp tek tek yutmasını bekledik, erimesini bekledik. Sonuçlar beni de gerçekten çok etkiledi. Önemli iltihap gidericiler, ağrı kesiciler kadar etkili çıktı. İltihap giderici etkisi, ağrı kesici etkisi, fazla yüksek olmasa da ülsere karşı etkisi ve ilaçla oluşturduğumuz karaciğer hasarını iyileştirici etkisi tespit edildi. Maalesef bu süreçte Mehmet Bey vefat etti ve biz bu çalışmayı uluslararası bir dergide yayınladık, kendisine bu ithaf ettik. Böyle başladı. Daha sonra ise, halk arasında sıklıkla düşünülen “ben çaya bal koyarsam, çay sıcaktır balın etkisi kaybolur” gibi bir söylem, düşünce vardı. Bunun doğru olup olmadığını ölçmek istedik. Değişik şekillerde çaylar hazırladık ve balın çaya ilave edildiğinde denediğimiz ilgili çayların antioksidan etkisini ne derece artırdığını veya artıramadığını deneysel olarak inceledik. Gerçekten bu da çok sürpriz oldu. Mesela çok kuvvetli antioksidan olarak hep bildiğimiz yeşil çay var, siyah çay var, beyaz çay var. Hepsi aynı bitkiden değişik proseslerle elde edilir. 4 misli artırdı. Antioksidan etkisi çok düşük olan ıhlamurun etkisini 58 misli artırdı yani müthiş bir artıştı. Balı aynı normal insanların sıcak suya demlediği gibi demledik, kaynatma değil. Sıcak suyu hazırladık, içerisine bal ilave ettik, ondan sonra karıştırdık, çayı demleyip ondan sonrada suyunu bizim özel yöntemlerle uçurarak etkinlikte değişimi takip ettik. Yine bir çalışma daha yaptık, daha onu yayınlamadık. Bu defa kahve ile yaptık. Kahveyle de yine antioksidan etkisini belirgin bir şekilde artırdığını gördük. Şeker koyunca bu antioksidan etki artmıyor ama şeker yerine bal koyduğunuzda çayın antioksidan etkisi artıyor.

Apiterapi nedir? Türkiyede ve dünyada uygulanışı nasıldır?

Apiterapi kavramı, Türkiye için biraz yeni. Esasında apiterapi, apis melifera bal arısının latince adıdır. ‘Api’si oradan geliyor. Terapi ise, yunanca tedavi anlamına geliyor. İşin son yıllarda popüler olmasının başlıca nedeni ise, geçen sene sağlık bakanlığı tarafından yayınlanan Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği içerisinde resmi sistemlerden biri olarak kabul edilmiş olması. O sistemde bir de arı zehiri var. Ki benim kitabımda yer almayan bir konudur. O ayrı bir konu. Ayrıca apiterapininde bazı sağlık yararları bu sistemde yer alıyor. Apiterapi kelime anlamıyla, arıyla gelen tedavi, arıyla gelen şifanın tam karşılığına geliyor. Türkiye’de bu şekilde uygulama yaygınlaşacağını ümit ediyoruz ama bu uygulamalar esasında tarih öncesinden de var. Biz yazılı tarihi takip edebiliyoruz. Özellikle Sümerler gerekse Mısırlılar kraliçe arıyı tanrı olarak kabul etmişler, tam bir itaat söz konusu. Düşünebiliyor musunuz, 15-20 günlük yaşamı boyunca işçi arılar kraliçe arıyı yaşatmak beslemek için çırpınarak yaşıyorlar. Tabi bütün kralların kraliçelerin istediği bir şey. Herkes ona biat etsin hiçbir şey söylemesin. Arının Tanrı olarak kabul edildiğini gösteren Sümer kabartmaları var. Kabartmalarda rahipler kraliçe arıya hizmet ediyor. Modern tıbbın kurucusu Hipokratın da, yine aynı şekilde arı ürünlerinden yaygın bir şekilde yararlandığını biliyoruz.

Arı ürünleri nelerdir? Bal ve arı ürünlerinin sağlık üzerine etkileri nasıl olur?

Arı ürünleri dediğimizde; tabi arının yaptığı bal, arı poleni, arı sütü ve bir de propolis akla geliyor. Bunun dışında üzerinde henüz fazla çalışmanın olmadığı arı ekmeği var. Bir de tabi arının yaptığı balmumu var, ona kitabımda da yer vermedim. Çünkü, onun kullanım alanı daha farklı. Balmumu, kıymetli bir üründür. Bunun dışında arı zehiri arı ürünü değildir. Çünkü, arının kendi vücudunun bir parçası. O ayrı bir şeydir. Normal olarak baktığımızda bal %80-85’i şeker, %15-20’si sudan ibaret, basit bir anlamda şekerli su. Ama bu tabi sahte bal satanların yaptığı kavram gibi değil. Çünkü, onlarda şekerli su satıyorlar. Glikozlu su satıyorlar. Balın mucizesini bize gösteren, onun içerisindeki %0,1-%0,2 gibi çok düşük oranda bulunan polifenolik maddeler.

Polifenoller artık insanların bilmesi gereken maddeler. Çünkü, 1960’lı yıllarda bir vitaminler çağı vardı, ama ondan sonra antioksidanlar çağı geldiğinde artık herkes polifenolleri tanımakla yükümlü. Çünkü, biz besinlerden yani yediğimiz meyve ve sebzelerden bu polifenolleri alıyoruz ve polifenollerin etkileri de sürekli olarak gösteriliyor. Yani bizim sağlıklı yaşamamız, sağlığımızı korumamız, hastalıklardan korunmamız, hastalıkların tedavisinde polifenolik bileşikler son derece önemli. Bu polifenolik bileşikler, %0,1-%0,2 oranında bile balın bilimsel olarak da ortaya konulan mucizesinden başlıca sorumlu bileşenler oluyor.

Arı poleni nasıl elde edilir? Kimlere daha yaralıdır? Sporcular üzerinde etkisi nasıldır?

Arı poleni, esasında arıları kandırarak elde ettiğimiz bir ürün. Çünkü, normalde balda protein hemen hemen yok. Ama arı polenine geldiğimizde % 20-40’ı polen. Şeker azalıyor, polen oluyor. Yine polifenolik maddeler aynı, %0,1-%0,2 civarında. O poleni niçin getiriyor kovanına? Larvaları beslemek için getiriyor. Çünkü iyi bir protein kaynağı. Bunları nasıl topluyor? Nektar almak için çiçeğe geldiğinde, kanat çırpışlarıyla, elektrostatik yük nedeniyle polenler arının vücuduna yapışıyor ve o çiçekten aldığı nektarlarla, kendi ön ayakları ile karnında bulunan ceplere bunu itiyor ve dolayısıyla orada yapışkan bir şekilde depoluyor. Ondan sonra nektarları ile birlikte onu kovanına götürüyor. Kovanın önüne arının ancak bedenen girebileceği kafesler konuyor ve bu kafeslerden geçerken ceplerindeki bu şeyler ayrılıyor, düşüyor ve değerli olduğu için arıcılar bunu toplayıp ayrıca satıyorlar. Bu gerçekten önemli. Çünkü, arı poleni, normal polenden çok fazla, farklı etkiye sahip. Polen dendiğinde bazı insanlar poleni alıp, mesela çam poleni en kolay elde edileni balla karıştırıp öyle kullanabileceğini zannediyor ama orada tabi risk var. Çünkü, normal polen alerjikken arı poleni tam tersine alerjiye karşı etkisi var. Ama bu demek değil ki ben alerjiye karşı bunu kullanayım da alerjim iyileşsin. Çünkü her insan farklı bir metabolizmaya sahip. O nedenle mutlaka arı polenini kullanmak isteyen kişilerin önce vücutlarında test etmeleri gerekir. Dirsek içerisine kullanmayı düşündüğü miktar veya daha fazlasını sürecek, üzerini kapatıp en az 12 saat bekletecek. Orada bir kızarıklık olması muhtemel bir riskin belirtisi olabilir. Ama kızarıklık olmasa bile yine de kullanırken ufak miktarlarla başlayıp, ondan sonra gerekli miktara yükseltmek lazım. Bu bütün alerjiler için söz konusu. Penisilin alerjisi meşhurdur ama şimdiye kadar penisilin türevi bir şey aldınız alerjiniz olmadı, bundan sonra olmayacağı anlamına da gelmez. O yüzden penisilin iğne yapılacaksa mutlaka bir acil gözetim merkezinin civarında yapılması istenir. Çünkü ne olacağı belli olmaz. Geçenlerde daha önce de kullanmış olduğu halde bir genç bayan, üstelik kapsülünden vefat etti. O yüzden dikkatli olmak gerekir. Kısaca normal polen alerjikse, arı poleni tamamıyla tersi hale geliyor. Burada son derece önemli olan arının kendi salgılarıyla ve nektarla yaptığı değişim. Arı poleninin içeriğini analiz ettik ve netice olarak baktığımızda müthiş bir protein kaynağı olduğunu tespit ettik. Protein derken insanların sağlıklı olması için esansiyel aminoasitler denen bir kavram var yani sizin esansiyel aminoasitleri vücudunuza almanız gerekiyor ve bu esansiyel aminoasitlerin hepsi arı poleninde var. Treoninin miktarı biraz düşük. Uluslararası Biyokimya Derneği alınması gereken vitaminlerin ve esansiyel aminoasitlerin günlük miktarlarını belirlemiştir. Halbuki arı polenindeki miktarlar, vitaminler ve esansiyel aminoasitler için doğrudan doğanın bize verdiği değerlerdir ve ben bu değerlerin belki de daha doğru olduğunu düşünüyorum. Ben hayatın bütün şifrelerinin doğanın belirli yerlerinde saklı olduğunu düşünüyorum. Halihazırda mevcut bilimsel bulgularda bunu gösteriyor. Sürekli yeni yeni kanıtlar çıkıyor. Hatta bir söz var, kitabımda da o ilgili bahsin manşetine taşınmıştır, “bir insan sadece arı poleni yiyerek sağlıklı yaşayabilir.” O kadar etkili bir söz. Bunu ben söylemedim tabi. Yapılan araştırmalar sonucu ortaya çıkan bir sözdür. “Bir insan sadece arı poleni yiyerek sağlıklı yaşayabilir.”

Propolis arıların hijyen sağlama ürünü. Etkinliğinden bahsedebilir miyiz?

Propolis de yeni yeni tanıştığımız bir kavram ama binlerce yıldır kullanılmış, mısır mumyalarında bile kullanılmış. Çünkü, reçine bazlı ve çok iyi bir antimikrobiyal. Yani mikroplara karşı etkinliği, antibiyotik etkisi bilinen, binlerce yıldır kullanılan bir ürün. Arı bütün gün dışarıda geziyor. Tabi mikroplar bulaşıyor. Arı kovanın mikrosuzlaşması ise, son derece önemli. Çünkü, bir mikrop bulaştığında bütün kovan mahvolacaktır. Yani evin içerisine giren bir zarar verici olacaktır. ‘Pro’ demek ön demek. ‘Polis’ ise şehir demek. Arı için şehir kovan. Kovanın önüne yani girişine bunu yapıyor. Bileşimi tamamıyla farklılaşıyor. Artık %40-50si reçine. Yani reçine fazlalaşıyor. Çevredeki reçineli ağaçlardan alarak propolisi yapıyor ve kovana girerken vücudunu buna sürterek giriyor. Böylece vücudunu sterilize etmiş oluyor. Soğuk algınlığı filan gibi mikrobik hastalıklar yaygın olduğunda evin önündeki paspasın üzerine çamaşır suyuna daldırılmış bez konur, ayağınızı siler girersiniz. Onun gibi bir önlem. Arının da yaptığı basit bir şekilde bu. Propolisin özellikle bu etkinliğiyle ilgili çalışmaların %82si son 15 yılda yapılmış. 2000den sonra. Yeni yeni tanınmaya başlamasının nedenlerinden biri de bu çalışmaların geç yapılmış olması. O yüzden fazla ürün bulamıyorsunuz. Ne şekilde ve nasıl kullanmanız, ne dozda kullanmanız gerektiği üzerinde de bir spekülasyon var. Normalde önerilen miktar günlük maksimum 100 mg şeklinde. Bir Japon hekim kanser tedavisi için 30 gram kullanmış ama bu bilimsel literatüre yansımamıştı. Hangisi doğrudur bilemiyoruz. Diğer taraftan propolis normalde tahriş edici bir ürün. O yüzden bunun alkolde çözünen ya da suda çözünen özütlerini hazırlayıp onu kullanmak gerekiyor. Yani ham propolis tahriş edicidir, ona da dikkat etmek gerekiyor.

Arı sütü nedir? Yetişkinlerde ve çocuklarda etkileri nasıldır? Gebelikle arı sütünün ilişkisi nasıldır?

Arı sütü muhteşem bir oluşum. Normalde bir işçi arının ömrü 3-4 ya da 5 hafta gibi kısa bir süre iken, arı sütü ile beslenen larvalar kraliçe arı veriyor. Normal arıdan en az 3 misli daha büyük bir beden yapısına ve 7 yıla kadar uzun yaşam süresine sahip oluyor. Düşünebiliyor musunuz müthiş bir ürün. Nature dergisinde –ki Nature bilim alanı için çok önemli bir dergidir. 10 yıl önce yayınlanan bir makale benim çok ilgimi çekti. Japon araştırmacılar yapmış. Arı sütü normal oda ısısında bekletildiğinde bozunan proteini tespit etmiş ve bu proteini royalaktin olarak isimlendirmiş. Bu proteini, sentezle elde etmiş. Çalışmanın müthişliği burada. Proteini sentezleyecek, bozunan proteinin hangisi olduğunu tespit edecek yani proteinle çalışmak çok zor bir şeydir. Bu 54 kilodaltonluk bir protein esasında ve bu proteini götürüyorlar meyve sineklerinin ortamına koyuyorlar. Meyve sineklerinin normalde ömürleri 15 gün civarındadır. Onların ömrü de uzuyor ve beden yapıları da birkaç misli büyüyor. Tabi arıyla meyve sinekleriyle aynı beden yapısına sahip değiliz ama meyve sinekleri genetik olarak insana en yakın hayvanlardan biri. O yüzden en basit çalışmalar meyve sineklerinde yapılıyor. Onlarda etkili olursa, insana da etkili olabileceği düşünülüyor. Böyle bir protein sentezlediğinde belki insanlarında daha büyük beden yapıları olabilecek ve insanlar da çok daha uzun, belki 200 yıl yaşayabilecekler. Ölümsüzlüğün sırrı olabilecek bir protein geliştirilmesi mümkün olabilecek. Müthiş bir buluş olarak görüyorum. Arı sütünü insanlar daha çok bedenen kuvvetlenmek için kullanıyorlar. Deneysel olarak erkeklerde sperm hareketlerini, bayanlarda doğurganlığı artırdığı gösterilmiş. Hormonal etkilerinden bahsediliyor. Bir çalışma var, Mısır’da tavşanlar sıcak nedeniyle yazın üremezken arı sütü verildiğinde yazın da üremeye başlıyor. Erkekte testosteron seviyesini etkiliyor. Çocuğa ve hamileye verilebilir, çünkü iyi bir protein. Arı poleni için bahsettiğim şekilde analizi arı sütünde de yaptık ve çok iyi bir temel esansiyel aminoasit içeriği, çok iyi bir vitamin içeriği olduğunu gözlemledik. Mineraller de var. İyi bir kaynak olarak düşünülebilir. Ama arı sütü en çok sahtekarlığı yapılan ürünlerden biri. Çünkü, rengi nedeniyle, yoğurt-tereyağı gibi ürünler arı sütü diye satılabiliyor. İnsanların çıplak gözle ayırt etmesi mümkün değil. Veya melamin tozu, ki melamin tozu bırakın sahtekarlığın ötesinde bir cinayet. Çünkü, melamin kanserojen bir madde. Mesela eskiden melaminli tabaklar vardı, şimdi hepsi piyasadan kalktı. Yani bir cinayet teşebbüsü olarak değerlendirilmesi gerekir kanımca. Bunun dışında bir de -20°C’de yani dondurucuda saklanması gereken bir ürün. Halbuki oda ısısında duruyor, bir kısmı normal buzdolabına koyuyor. Buzdolabında normalde ancak bal ürünleri ile karıştırıldıktan sonra belirli bir süre dayanabiliyor. Kişi alıp buzluktan çıkarıp eritip tekrar koyduğunda, kümülatif bir bozulmaya yol açıyor ve sizin bunu normal koşullarda fark edebilmeniz mümkün değil. O yüzden aldığınız ürünün kalitesi, nereden aldığınız son derece önemli. Azot atmosferinde ampüller halinde kapatılmış arı sütleri var, onlar dayanır. Çünkü bozulmayı sağlayan havanın oksijenidir, onunla temas kesildiği için yapı bozulması önlenebilir.

1 yaşından küçük çocuklara bal verilmemesi öneriliyor. Verilse zararlı mıdır? Verildiği takdirde ne olur?

Yeni doğanların bağışıklık sistemi gelişmemiştir. Bal steril bir ürün değil. Dolayısıyla da içerisinde özellikle botulizm toksinine yol açan clostridiumlar söz konusu olabiliyor. Bu da bağışıklık sistemi gelişmemiş bir çocuğu şoka sokabilecek bir durum. O yüzden 1 yaşının altındaki çocuklara bal verilmesi önerilmiyor. 1 yaşından sonra bağışıklık sistemi gelişmeye başladığı için o riskleri karşılayabilecek duyarlılığa sahip olabiliyor. Ne kadar balı kendiniz ürettiğinizi iddia etseniz de, 1 yaşından küçük çocuklara prensip olarak bal verilmesinden kaçınılıyor.

Bal basında şu anda çok popüler bir konu. Bal sayesinde kanserden kurtulduğunu iddia edenler var. Bu konu hakkında ne diyorsunuz?

Kitabımda da yer verdim. Kanser oluşumunda rol oynayan etkenlerin hepsi üzerinde, bal ve propolisin yani bütün arı ürünlerinin olumlu katkıları var. Kanser oluşumunun önlenmesinde. Çünkü, kanser oluşumundaki en önemli etkenlerden biri oksidatif hasardır. Vücudumuzda mikrobiyolojik, kimyasal ajan, çevre toksini hatta strese bağlı olarak her gün oksidatif hasar oluşur. Ama vücudumuzda bunlara karşı koyacak enzim sistemleri vardır. Siz alkol alıyorsanız, sigara içiyorsanız, bazı ilaçlar kullanıyorsanız, işiniz bakımından çok strese maruz kalıyorsanız bu enzimlerin kapasitesi oksaidatif hasarı önlemeye yetmez. O nedenle oksidatif hasarla başlayan bu tepkime, sonra iltihap, daha sonrada kanserleşmeye kadar gidebiliyor. Arı ürünlerinin bütün bunlar üzerinde etkinliği gösterilmiştir. Hiç kimsenin “ben sadece bal yiyerek iyileştim” demesi söz konusu değil. Bu normal bir beslenme düzeninin parçası olarak, bu tip sağlıklı ürünlerin kullanılmasıyla geçebilecek bir durumdur. Özellikle İstanbul Üniversitesi Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü’nde çalışmalar yapılmaktadır. Bunlar çok önem verdiğim deneysel çalışmalardır. Gerek bal gerekse propolisi meme kanseri hücreleri üzerinde denemişler. Sahte bal verildiğinde meme kanseri hücreleri gelişmiş. Gerçek bal verildiğinde, özellikle de kestane balısedir balı-çam balı gibi gerçek ballar verildiğinde meme kanseri hücreleri bastırılmış. Özellikle de enstitüde Oğuz Hocanın ekibiyle yaptığı çalışmalarda, propolisteki bazı antioksidan flavonoidlerle bir karışım hazırlanarak tamamıyla geli şimi önleyebildiklerini bildirdiler. Şimdi bizim kabul olursa Tübitak’a verdiğimiz bir proje teklifimiz var. Bunu bir üst kademeye geçirmeyi düşünüyoruz. Yani deneysel yapılan çalışmaların, hayvan çalışmalarına girecek ve daha gerçekçi olacak şekilde ne derece etkili olacağı üzerine bir çalışma olacak. Çünkü, bu tip çalışma yok. Bu arada bir başka çalışma daha planlıyorum. Bu çalışmada da dikkatimi çeken en önemli konulardan biri propolisin antibiyotik etkisi. Ancak yapılan çalışmaların hepsi deneysel koşullarda yapılmış. Deneyselden burada kastım invitrodur. Yani hücre ve bir hayvan veya diğer canlı klinik olmadan. Gerçek sonucu alabilmek için klinik çalışmalar gerekir. Şu aşamada insan üzerinde bu tip çalışmayı yapabilmek mümkün değil. Yeni planladığım çalışmada ekibimle deney hayvanları üzerinde bu tip bir çalışma yapacağız. Antibiyotik direncinin tartışıldığı, antibiyotiklerin etkisiz kaldığı şeklindeki söylemlerin artık basında sıklıkla yer aldığı bir dönemde, propolisin bu etkinliğinin ne derece etkili olabileceğini öğrenmek gerekiyor. Çünkü, ağız boğaz antiseptiği olarak kullanıyoruz yani sprey şeklinde boğazınıza sıktığınızda oradaki mikropları öldürüyor. Ama dahilen yuttuğunuzda sistemik olarak bütün vücuttaki enfeksiyona ne derece etkili olabileceğini öğrenmek gerekiyor, onunla ilgili de bir çalışma planlıyoruz.

Az öncede bahsettiniz bal çeşitleri kestane, çam, narenciye gibi balların farkları nelerdir? Tüketim farkları nasıl olmalıdır? Örneğin; Anzer balının tam bir şifa kaynağı olduğu, her türlü hastalığı iyileştirdiği, ancak günde bir tatlı kaşığından fazla yenmemesi gerektiği söyleniyor.

Anzer balı, artık kullanım amacının ötesinde bir ticari meta haline döndüğü için, her derde deva gibi düşünmek son derece sakıncalı. Bunun da sonuçlarını gördüm. Bir okuyucum geçen sene 4 yaşında torununun güçsüz olduğunu o yüzden bu deli balı dediğimiz anzer balını kullanacağını, ne kadar vermesi gerektiğini sordu. Anzer balı yani deli balı içerisinde grayanotoksinler taşıyor. Orman gülü çeşitlerinden Doğu Karadeniz’de zifin ve komar, Batı Karadeniz’de ise komar bitkisinin polenleri bu tip maddeleri taşıyor ve eğer bir çay kaşığından fazla alınırsa öldürebilir. Kalp, tansiyon sorunu olanlar için bu şekilde bir etkisi bulunuyor. Çocuklara verilmesi kesinlikle düşünülmemeli. Bildiğim kadarıyla bu yıl 809 kilo üretmişler ama piyasaya baktığınızda 2bin-3bin kilo olabiliyor. Yani içerisine birazcık anzer balı koyduğunda bu anzer balı diye satılıyor. Yüzde oranını belirtmediği için yalan söylemiş olmuyorlar. Kestane balı son derece önemli bir bal, zaten fiyatı da yüksek bir baldır. Yapılan çalışmalara göre, kanser gibi durumlarda etkili, bağışıklık sistemini destekleyici. Çünkü zengin bir polifenol içeriğe sahip. Normal bal gibi zevk için tüketilebilecek bir değerde değil. Narenciye balı en düşük glisemik indekse sahip. Glikozu 100 aldığınızda glisemik indeks olarak 55in altında olan değerler, düşük değerler kabul edilir. Narenciye balı 45,9’la en düşük değeri alıyor, glisemik indeksi bakımından uygun bal olabiliyor. Esasında değişik ve güzel bir aroması var. Kestane balı 55,3’le sınırda bir değere sahip. Tabi bölgesel ballara göre değişebiliyor, bu değer 65-75lere kadar çıkabiliyor. Dolayısıyla her bal düşük glisemik indekse sahip demek mümkün değil, bazıları 75e kadar çıkabiliyor. Bunların henüz hepsi araştırılmamıştır. Araştırılarak uygun kişilerde kullanılması gerekiyor.

Kitabınızda ayrı ayrı bahsettiğiniz deli balı ve manuka balı hakkında bilgilendirir misiniz?

Deli balı az önce bahsettiğimiz anzer balıdır. Manuka balı ise Yeni Zelanda, Okyanusya taraflarında üretilen bir bal. O bölgenin bitki örtüsü çok farklı. Arılar farklı bitkilerden polen toplayarak elde ediyorlar ama ben etkinliğinin çok fazla farklı olduğunu düşünmüyorum. Bu konu ile ilgili karşılaştırmalı bir çalışma planlıyorum. Manuka balının özelliği, etkinliği ile ilgili çalışmalar yapılmıştır. Dolayısıyla insanların zihninde manuka balı en etkili baldır düşüncesi oluşuyor. Belki kestane balı veya çam balı daha kuvvetli bir etkiye sahip ama etkinlik bakımından çalışılmadığı için, manuka balı gibi reklamı yapılmadığı için, manuka balı çok değerli, bütün dünya piyasasında aranan bir ürün olarak görülüyor. Benim zaten hep üzüldüğüm bir husustur; kendi yerli ürünlerimizin kıymetini bilmeyip hep komşudakilerin kıymetini biliriz.

Sahte bal nasıl yapılır, gerçek balla nasıl ayırt edilir? Tüketildiğinde ne gibi zararlar doğabilir?

Sahte balı ayırt etmek mümkün değil. İnsanların bu konuyla ilgili doğru olmayan düşünceleri var. Donuyorsa, kristalleniyorsa bu sahtedir diye düşünüyorlar. Böyle bir şey kesinlikle söz konusu değil ve insanların bunu ayırt etmesi de mümkün değil. Kıvam analizi, içerik analizi, polen analizi için özel cihazlar gerektiğinden ancak gelişmiş laboratuvarlarda analizi yapılabilir. Polen analizi son derece zordur ve polenleri hangi bitkilerden aldığı gibi ayrıntılar için uzmanlar gerekir. Bu konuda uzman sayısı da fazla değildir. Sahte balı çeşitli şekillerde yapabiliyorlar. Glikoz şurubunun içerisine renklendirici koyup, kıvamı da ayarladığında aynı bal gibi oluyor. Bazıları ise, arıların önüne şekerli su koyuyor. Arılar kısa sürede mevcut kovanları dolduruyor. Bu da sahte baldır. Çünkü içerisinde polen taşımıyor. En başta söylediğimiz gibi, bal bir şekerli su. Ama balı bal yapan, o değerine değer katan içerisindeki polenler. Polen olmayınca bal olmuyor. Bir kısmı ise, arıların önüne geçen seneki balı koyuyor. Bu da sahte bal oluyor, yapay bal oluyor. Çünkü yine içerisinde polen taşımıyor. Yani geçen seneki balı kullanmış olması bunun gerçek bal olduğu anlamına gelmiyor. Mutlaka ama mutlaka doğada yapılmış olması gerekiyor. Benim bildiğim kadarıyla ayırt etmek de pek mümkün değil.

Balı normal şartlarda ne kadar ve nasıl tüketmeliyiz?

Herhangi bir rahatsızlığınız yoksa istediğiniz kadar tüketebilirsiniz, ama sonuçta şekerli bir ürün. Her zaman prensip olarak abartılardan kaçınılması gerektiğini düşünüyorum. Belki başka yan tesirler ortaya çıkabilir. O yüzden abartmadan kullanmayı öğrenmemiz gerekiyor. Bir de bir yarar hesabı  yaparken de hemen yararlı olmasını beklememek gerekiyor. Sabretmesini öğrenmemiz gerekiyor ama modern yaşam sabrı kaldırmış durumda. İnsanlar ilaçları alıyor, yarım saatte 1 saatte ağrısı da sızısı da diniyor. Ama onunda size ne gibi bir zarar getirebileceğini düşünemiyorsunuz. Özellikle bayanlar parasetamol grubu ağrı kesici alıyorlar. Bu ağrı kesicileri biz deney hayvanlarının karaciğerini mahvetmek için kullanıyoruz. Asetilsalisilik asit, en çok bilinen ağrı kesici. Deney hayvanlarının midesini ülser yapmak için kullanıyoruz. Yani tüketimi abartmamak gerekiyor.

Aktarlarda bal karışımları satılıyor ve aktarlar buna bağlı olarak tüketiciye bir kullanım şekli öneriyor. Hangi ürün nasıl kullanılmalı, tüketiciye ne gibi önerilerde bulunabiliriz?

Aktar kavramı ile bilim adamı kavramı birbiriyle pek uyuşmuyor. Çünkü aktarlar topluma belki birazcık psikolojik hizmette veriyorlar. Çünkü herhangi bir hastalık için gittiğinizde, size tüketebileceğiniz ürünler önerebiliyor. Bir eczaneye veya bir bilim adamına gittiğinizde bu tarz bir söylemde bulunamaz. O yüzden insanlar belki o tip dükkanlara gitmeyi tercih ediyorlar. Çünkü her istediğini ama en çok ümit bulabiliyor. Burada önemli olan denge. Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmamak gerekir. Çünkü, sahtekarlıkların ötesinde riskler de taşıyor. Mesela arı poleni özel olarak buzdolabında soğuk zincirle satılması gereken bir ürün. Yapısal bozulmaz ama iyi kurutulmadıysa o zaman içerisinde bakteri üremesi söz konusu. Normalde arı poleni gram pozitif bakterilere karşı durdurucu etkili ama mantarlara ve gram negatiflere etkili değil. Patojenlerin çoğu ise, gram negatifte kalıyor. Özellikle bir küf olan aspergillus flavuslar, aflatoksin taşırlar. Artık bilim camiasında uzun vadede çok tüketildiğinde karaciğer kanserinin tetikleyicilerinden biri olarak kabul edi liyor. Bunları sizin görmeniz mümkün değil. İşte aldığınız ürünlerin ne derece gerçek olduğu, ne derece kalifiye olduğu da önemli. Ben her zaman analizden yanayım. Çünkü zamanımız artık standardizasyon zamanı. Siz neden bir ilaç aldığınızda ağrınız geçiyor, çünkü hepsinin içerisinde hangi maddeden ne kadar olduğunu biliyorsunuz. Bilimsel çalışmalarla gösterilmiştir, yani içerisinde bulunan maddeleri ne kadar süreyle aldığınızda kan seviyesi nereye ulaşacağı ve etkisini ne kadar süreyle göstereceği, vücuttan ne kadar zamanda atılacağı bilinir. Bitkilerde de artık modern çağa geldik. Dolayısıyla aldığınız ürün bitkisel de olsa, ürünün ne kadar süreyle almanız gerekiyor, içerisinde etkili madde var mı yok mu, çevresel riskler var mı, toksinler var mı, bunların bilinmesi gerekiyor. Örneğin; eskiden bu petteki sular yoktu, yolun kenarındaki çeşmeden su içiyorduk. Şimdi herkes dağa bile giderken pet şişeyle gidiyor. Çünkü çevrede bir ev veya yerleşim yeri varsa oranın kanalizasyonu nereye gidiyor veya bir tarım arazisi varsa oradaki tarım ilaçları yağmurla, sulamayla aşağıya indiğinde nereye gidiyor. Onları bilemiyorsunuz. O yüzden aldığımız o pet şişedeki suların bu tip riskler bakımından kontrol edilmiş olmasını bekliyoruz. Bitkiyi nereden toplayacağınız önemli. Çevrede endüstriyel riskler var mı? Aynı şey arı ürünleri için de söz konusu. Diyelim ki, Kocaeli’nde Dilovası’na kovanları kurulduysa, oradaki bütün kovan ürünlerinden aynı şekilde çevresel toksinlerle bulaşık olması söz konusu olacaktır. O yüzden kalitesi son derece önemli. Vücudumuzda belirli bir seviyeyi etkinlik için yakalayabilmemiz adına içeriği son derece önemli.

Son olarak diyabet hastaları için bal kullanımı ve bölgesel ballar hakkında da bilgi verir misiniz?

Kitabımızda da yer aldığı gibi bölgesel ballarda farklı çiçeklerden oluşması nedeniyle hepsinin farklı bir glisemik indeksi oluyor. Farklı çiçekler kullanılmış oluyor. Henüz bu konuda bir çalışma yok ama belki herhangi bir biyolojik etki bakımından bölgesel ballara göre de farklılıkları ortaya koyacak bir çalışma profili uygulanması uygun bir çalışma olacaktır. Çünkü, arılar farklı çiçeklerden yararlanıyor. Farklı polenlerden gelen farklı polifenolik madde içerikleri söz konusu olabilecektir. Etkinlik farklı olacaktır.

Diyabet hastalarında glisemik indeksi en düşük olanı dediğimiz narenciye balı ya da yöresel ballardan da Şemdinli balı glisemik indeksi düşüktür, ancak yine de 45 civarındadır. Bu bakımdan dikkatli olarak kullanmalarında yarar görüyorum. Bir baklava veya bir sahte bal gibi yüksek bir değer söz konusu değil ama ağzını öyle bir tatlandırma ihtiyacı duyduğunda şeker yerine bu tip balların az bir miktarda kullanılması insanın nefsini tatmin etmesi bakımından herhangi bir risk ortaya koymadan olumlu bir etki yapacaktır.