RÖPORTAJLAR

Röportaj Tarihi: 30.03.2018 Cuma 16:35:00

Beşler’den mola Tanyel’den işbaşı

Beşler’den mola Tanyel’den işbaşı

KONUK: Cemal TANYEL

RÖPORTAJ: Hande PUSAT

Sektörün ileri gelen isimlerinden, Duayen Cemal Tanyel ile tecrübelerini, iş hayatını ve iş yaşantılarımızda bizlere yön verebilecek düşüncelerini paylaşacağımız güzel bir sohbetteyiz.

Öncelikle merhaba. Nasılsınız, işleriniz nasıl gidiyor?

Merhaba. Çok iyiyim teşekkür ederim. Yeni iş değişikliğiyle beraber yeni bir heyecan, yeni projeler içerisindeyim. Bayağı yoğun bir tempoda ve gece gündüz çalışıyorum. Ama tüm bu yoğunluk ve yorgunluğa rağmen yapılmamışları yapmak, yeni ve farklı projeler üretmek beni hem heyecanlandırıyor ve hem de mutlu ediyor.

Bize biraz kendinizden bahsedebilir misiniz?

Erzincan kökenli bir aileye mensubum. Cumhuriyetin ilk yıllarında İstanbul’a gelen aile büyüklerimiz, özellikle Kurtuluş semtinde kasaplık yapan Ermeni kökenli vatandaşların yanında bu mesleği öğrenmişler ve ilerleyen zamanlarda da bu meslek, Erzincanlıların karakteristik mesleği olmuş. Ben, öğrencilik yıllarımda bu meslekle tanıştım. O dönemde Cumartesi günleri yarım gün olan eğitim sisteminde öğleden sonraları kasap dükkânımızda çıraklık yaparak mesleği öğrenmeye başladım. Daha sonrasında da hep bu mesleğin içine oldum. 2017 yılı, çalışma hayatımdaki 43’üncü yılım ve 43 yıldır sadece bu iş kolunda görev yaptım. Geçen yıllar boyunca mesleki açıdan kendimi geliştirmek için sektörle ilgili birçok araştırma yaptım. Sektörde yapıl mamış olanları yapmaya çalıştım. İlk dönemlerde yeni ve farklı girişim fikirlerimi büyüklerimle paylaştığımda beni hep tenkit ederler, hatta deli derlerdi. O dönemlerde bana deli diyenler şimdilerde dahi diyorlar. Ancak ben deli değildim ve dahi de değilim. Sadece işimi çok severek, daha farklı ve karlı yapmaya çalışıyorum, herkesin yaptığını yapmak pek bana göre değil. Yeni şirketim Beşler’in, şu an geldiği noktada mağazacılık ve gıda yatırımları projeleri var. Şimdilerde bu projelerin başındayım. Beşler, aslında yıllar evvel ilk iş tecrübemi kazandığım firmadır ve 43 yıl sonra aldığım bir davetle bu projeleri gerçekleştirmek için tekrar ilk çalıştığım şirketime döndüm.

Bu yuvaya dönüş nasıl oldu?

Bana göre profesyonel iş hayatında her şeyi planlayarak ilerlemeyi düşünmek hiç doğru değildir. Önemli olan başarıya odaklı çalışmak ve farklı olabilmeyi başarmaktır. Bu da birilerinin sizi talep etmesini getirir. Yani, şu ya da bu firmada çalışsam diye hayal kurmak çok da doğru olmuyor ya da hayalden öteye gitmiyor. Beşler’e dönmeden önce son görev yaptığım şirket, Paşa Döner ve Vezir Döner markalarının sahibi olan Dönersan A.Ş’nın ilk genel müdürüydüm. 3.5 yıl bu görevde kaldım ve geçen zaman içinde oradaki arkadaşlarla birlikte çok iyi işler başardık. Bu kadar kısa sürede 138 şubeye ulaştık. Özellikle gıda sektöründe ve franchise veren firmalarda bu rakamlara ulaşabilmek çok da kolay değildir. Bu tip başarılarla birilerinin dikkatlerini çekmiş oluyorsunuz ve gözlemlenmeye başlıyorsunuz. Tabii ki bu başarı sadece benim başarımdır diyemem. Çünkü bu işler ekip çalışmasıyla olacak işlerdir. Ben orada çok doğru, çok çalışkan, çok da güzel bir ekiple çalıştım. Bu süreçte de birçok firmadan teklifler aldım. Ben bu anlamda çok profesyonelce düşünebilen bir insan değilim. Yani benim için profesyonellik sadece para ve sağlanan olanaklardan ibaret değildir. Öncelikli tercihim her zaman maneviyat olmuştur. Yaptığım işin takdir edilmesi, şirketimde sevgi ve saygı görmem benim için ekonomik kazanım ve değerlerden çok daha önemlidir. Bence, bir iş sahibi eğer akıllı bir kişi ise, kendi şirketine değer katan, başarı ve para kazandıran bir yöneticisini özel şartlar veya para nedeniyle kaybetmez, kaybetmemesi gerekir. Hele hele egolar yüzünden bu değerleri kaybetmek iş adamlığı ile hiçbir şekilde bağdaşmaz.

60 yaşındaki bir insan olarak, sektörün gözde firmalarından teklifler almam tabii ki gururlandırıcı bir durumdu. Ancak ben, Dönersan’da mutlu olduğum için tüm bu teklifleri geri çevirdim. Ta ki işimdeki bu mutluluğum, mutsuzluğa dönüşünceye kadar. Tam da bu dönemde, bir süreden beri benimle ilgilenen Beşler firmasından yeni bir iş teklifi geldi ve firma sahibi Kenan Altun Bey ile birkaç görüşmeden sonra yuvaya geri döndüm. Markanın gelişmesini ve genç nesillere de tanıtımını sağlayacak bazı projeler önerdim, birlikte kısa bir değerlendirme sonrasında bu proje lerin ilki olan “Beşler Sucuk Molası” nın startını verdik. Bu projenin amacı, öncelikle marka olarak pek de bilinmediğimiz genç nesillere ulaşmak. Beşler markalı et ürünlerini çok farklı bir konsept ve sunum ile gençlerimizin damaklarına sunacağız, kalplerine sokacağız. Daha sonra akıllarında oluruz nasıl olsa, severler ve beğenirlerse bizden kolay vazgeçmezler. Ben tüm çalışma hayatım boyunca hep farklı olanları, başkalarının yapma konusunda tedirgin olduğu, ya olmazsa ya tutmazsa dediklerini yaptım ve başardım. Çok araştırdım, doğru olduğuna inandığımda da uyguladım. Doğru bildiğim bir şeyi yapınca sonunu düşünmem, başarı zaten gelecektir. Niye düşüneyim ki? O zaman doğru bildiğim şeyleri de söylemekten de geri durmam. Önemli olan da budur. Bu yıl, benim eşimle birlikteliğimin 40. yılı. Ve 40 yıllık eşim ne kadar namusum şerefimse, bana emanet edilen iş de aynı şekilde o kadar namusum ve şerefimdir. İşimi doğru ve iyi yapmak benim için aynı şekilde namus ve şeref meselesidir. Hiçbir zaman aklının arkasında ince hesaplar yapan, art niyetli, çıkar uğruna her şeyi yapan insanlardan olmadım. Olsaydım halen çalışmak durumunda olmazdım. Bu sözlerimi anlayanlar anlıyordur. Mutluysam çalışırım, mutlu değilsem de arkama bile bakmadan çeker giderim. Şu an ilk göz ağrım olan Beşler’de olmaktan çok mutluyum. Bu ruh hali beni hem daha motive ediyor ve hem de daha hırslandırıyor. Allah’ın izni ile “Beşler Sucuk Molası” çok başarılı olacak. Gelecek iki yıllık dönemde, Türkiye’nin bu sektördeki en iyi projesi, en karlı yatırımı, franchising alanlarının yüzde yüz kar edeceği bir proje olacak ve ben bu konuda iddialıyım. Tabii ki bunu “en iyi “ yapabilmek için de gece gündüz demeden çalışacağım. Bu, her şeyden önce kendime verdiğim bir söz. “Bir öncekinden daha başarılı olmak”

Yönetici olarak bu kadar tecrübeli ve başarılıyken, siz neden kendi işinizin sahibi olmayı tercih etmediniz?

Bu soruyu bekliyordum açıkçası. Siz hazırladığınız projelerde, yatırımı karşılayabilecek ekonomik güce sahip değilseniz, kendi işinizin sahibi olamazsınız. Ben, birlikte çalıştığımız daha sonraları kendi işlerini kuran ama 2 ya da 3 yıl sonra da iş bulabilmek için bana yardım talebi ile gelen birçok insan gördüm. Yani bu işin özünde ekonomik güç çok önemlidir. İşin gerçeği de, benim bütün çalışma hayatım boyunca böyle bir yatırım yapabilecek param olmadı. Ben hayatım boyunca kazandığım tüm parayı aileme ve çocuklarımın eğitimine harcadım. Acı bir tecrübe yaşadığım ilk dönemler dışında da, hiçbir zaman bir iş kurma hayalinde olmadım. Çünkü biliyorum ki paranız olmadan iş yapamazsınız. Tabii ki küçük bütçelerle de işler yapabilirsiniz. Basamakları küçük küçük çıkarsınız. Sektördeki birçok firma kendi işimi kurmam için teşvik ettiler, biz sana yardım ederiz de dediler. Ama nereye kadar? Bu tarz işlerde böyle ilişkiler belli bir süre sonra başka yerlere gitmeye başlar. O yüzden mahcup olmaya ne gerek var. Ben buyum, benim hayatım bu. Yönetiyoruz, üretiyoruz, satıyoruz. Ben de mutluyum, işin sahibi patronum da mutlu, dolayısıyla işler böyle gidiyor. Bir de küçük iş yapmaya da alışkın değilim, bu birçok insan tarafından yadırganabilir. Dolayısıyla kendimi bildiğim için böyle bir şey düşünmedim açıkçası. Ben bir kere daha iddia ederek söylüyorum, çok yakın bir gelecekte bizim markamızın ürünlerini herkes tercih edecek, herkes isteyecek. Hatta insanlara şöyle düşündürteceğiz; “Biz bu markaya, Beşler’e haksızlık etmişiz.” O noktada da tabii bizim bir özeleştiri yapmamız lazım. Acaba markamızı insanlara tanıtamamak, ulaştıramamak bizim hatamız mı, yoksa insanların hatası mı? Bence bizim hatamız. Firma aynı firma, marka aynı marka, ürün aynı ürün ama yöntem farklı, her neyse onu da göreceğiz zaman içinde…

İlerleyen dönemlerde ne gibi yenilikler göreceğiz?

Bir kere genç jenerasyona kısa zamanda ulaşacağız. Şu anda benim bu operasyon içinde yaptığım bir şey var. Hem şirketimiz bünyesinde, hem de franchise alacak arkadaşların mekanlarında çalışacak personeli eğitmek. Onlara sistemi anlatmak için bir eğitim akademisi kurdum. Bence sektörün en büyük eksikliği bu, eğitimsizlik. Bir işletme kuruyorsunuz ve birileriyle iş görüşmeleri yapıyorsunuz, o insanları özgeçmişinde yazılanlarla veya anlattıklarıyla değerlendiriyorsunuz. Eğri ya da doğru bir karar veriyorsunuz. Bu durum, sektörümüz için, çok da doğru ve tatmin edici bir yöntem değil. Ben birebir insanları görmek isterim, çünkü bizim işimiz direkt insanlarla ilgili, insanlara hizmet etmeyle ilgili. Ürünü işlemeyle ve sunmayla ilgili. Dolayısıyla el becerilerini görmem lazım. “Halep orada ise, arşın burada” diye bir söz vardır. “Halep’te kırk arşın atladım” diyorsa birileri, ben burada da atlamalarını istiyorum. Tezgahın başına geçin, kesin, pişirin, insanlara gösterin. Ben de bu insan doğru insan diyeyim ve bu işi size vereyim. Geçmiş dönemlerde çok zorladım, böyle bir birim kurmak için ama dediğim gibi herkesin kendine göre bir anlayışı oluyor ve sonuçta patron ne derse o oluyor. Bazı şeyler anlaşılıyor belki, ama iş işten geçtikten sonra. Sokaktan gelen bilmem ne kebapçısında garsonluk yapmış bir adamın, bizde de yapar mantığı var. Ben istiyorum ki, benim şirketimin kurumsal kimliği altında bir aidiyet duygusu olsun. Ben buranın neferiyim desin, o ruh halini alsın. Özüne işlesin ve o bilinçle hizmet etsin ve para kazansın. Ben, hiçbir dönemde iş görüşmesi yaptığım insanların “Maaş ne kadar” sorularına yanıt vermedim. Bu soruyu soranlar da, o işin piri, evliyası bile olsa benim için önemli değildi, işe almadım. Siz evvela ne olduğunuzu, kim olduğunuzu gösterin, para kazanmak kolay. Kim akıllı, marifetli bir insanı kaybetmek ister. Bu eğitim akademisini çok önemsiyorum. Böyle bir birimi de kurduk, çok değerli eğitmenlerle görüştüm ve anlaştım. Belli bir müfredatta, aynı bir okul gibi haftanın belli günlerinde gelip eğitimler verecekler. Bizim reyonumuzun arkasında ürünleri pişirip insanlara sunanların neler yapmaları gerekir, servisteki elemanların, mutfaktaki elemanların neler yapmaları gerekir, bütün bunları anlatacaklar ve hayalim fabrikayı da bir eğitim kurumunun uygulama merkezi olarak kullanabilmek. Böyle bir işbirliğine gidebilmek. Bir üniversitenin gastronomi bölümündekiler ya da gıda mühendisliği bölümünde okuyanlar gelip orada uygulamaları, neler yapıldığını görsünler. Çünkü bizim tesisimiz Türkiye’deki birçok tesisten çok daha güzel. Avrupa’nın sayılı tesislerinden. İleriki zamanlarda Beşler Sucuk Molası dükkanları vasıtasıyla, Türkiye’de insanların fast-food alışkanlığını değiştirmek için mücadele edeceğiz. Benim milliyetçi bir tarafım da vardır, yani benim param yurt dışına gitmesin. Biz yüzde yüz Türk sermayesiyle, yüzde yüz Türk damak tadıyla ve Türklere ait bir ürünü üretiyor ve satıyoruz. İnsanlar sabah kahvaltıdan gece geç vakitlere kadar bu ürünü tüketebilirler. Onların damak zevklerine uygun bir ürün. 1980’lerin başında “Kahraman bakkal süpermarkete karşı” diye bir deyiş vardı, filmler bile çevrilmişti. Bunu değerlendirerek biz de yabancı sermayeli fast-foodlara karşı yerli sermaye olarak bir mücadele başlatıyoruz. Bu mücadelemiz insanların yaptıklarını karalayarak değil, biz daha iyisini yapıyoruz mantığıyla olacak. Bu durum bizim markamızın insanlar tarafından bilinirliğinin yükselmesiyle beraber, ürünlerimizin talep edilmesi noktasında da daha çok talep doğuracaktır diye düşünüyorum ve inşallah başaracağız.

İşlenmiş et ürünlerinin gastronomideki yeri nedir? Yeteri kadar yer veriliyor mu?

Vallahi işlenmiş et ürünlerinin gastronomideki yeri sıfır, bu sektörde yıllardır yöneticilik yapan bir insan olarak ben bunu görüyorum ve söylüyorum. Neden? Dönem dönem birileri çıkıyor, “Efendim işte şunu yemeyin, kanserojen bunu yemeyin, kanserojen” diyorlar. 10 yıl sonra da “Pardon bu konuda hata yapmışız özür dileriz” diyorlar. Bu memlekette yumurtadan bile özür dilendi. Şimdi Türkiye’de hangi sektör yukarı çıkıyorsa, birisi balyozu kafasına indiriyor. Böylesi garip ve anlaşılmaz bir rekabet sistemi var. Siz iyi yapıyorsunuz ama ben daha iyi yapıyorum mantığına gitmek, böyle bir çaba içinde olmak yerine, “Onunki kötüdür, sizi kanser eder, benimkini alın” diyorlar. Böyle bir şey yok ki. Onu yeme bunu yeme. Ne yiyecek bu insanlar? Gastronomide işlenmiş etin yerine gelince… Şimdilerde pek yapılmıyor da, benim ilk gençlik yıllarımda pastırmalı kuru fasulye yapılırdı. İşlenmiş etin mutfaklarda kullanılması konusunda bunun dışında bir şey görmedim. Et ürünleri kahvaltılık üründür. Sadece kahvaltıda yenir, Türkiye’de kahvaltı kültürü de, son zamanları bunun içine katmamakla beraber, haftada bir gün ailenin bir araya gelerek yaptığı bir etkinlik gibi. Sucuk haftada bir gün alınıp pişirilir, pastırma özellikle her nedendir bilmiyorum, Ramazan yiyeceğidir. Ramazan ayından evvel pastırma üretimi inanılmaz yükselir, Ramazandan sonra da düşer. Pastırma sanki o ayda yenecek bir gıdaymış gibi. Bizim insanlarımızın alışkanlıklarını kırmak çok zor. Gençlik yıllarımda hindi yılbaşı ürünüydü. Sonra bir Pınar Hindi çıktı, Bolca çıktı, diğerleri onları takip ettiler. “Hindi sadece yılbaşında değil, 365 gün tüketilmesi gereken bir üründür” dediler, hala mücadele ediyorlar, 30 sene oldu. Ama doğru yaparsanız eninde sonunda hak ettiğiniz yeri buluyorsunuz. Aslında zor bir mücadeleye girdik, çok zor bir süreç. İnsanlara işlenmiş et ürünlerini, sucuk-salam-sosis-kavurma-pastırma-jambon gibi ürünleri gün boyu yedirmeye soyunmak, Don Kişot’un yel değirmenine savaş açması gibi bir durum. Ama ben bu savaşı kazanacağım. Kazanabilirim demiyorum, yüzde yüz ve kesinlikle kazanacağım. Çünkü bizim insanımız bu ürünleri seviyor ama tüketmesini bilmiyor. Biz tüketmesini öğreteceğiz. Ondan sonrasına bakacağız. Gelecek zamanlar için Beşler’deki değişim ne olacak derseniz, bence bu olacak. Yoksa ürün gamımızda bir değişim olmaz. Çünkü şu anda bu sektörde üretilmesi gereken tüm ürün çeşitleri bizde var. Hepsini üretiyoruz.

Son olarak FoodTime Dergisi okurlarına ve GıdaGündemi. Com sitemizin takipçilerine neler söylemek istersiniz?

Özellikle çocuklarımız ve torunlarımız için gıda konularında çok seçici olmak gerekiyor. Güvendikleri, inandıkları, içini görebildikleri firmaların ürünlerini alsınlar. Bir de bu sektördeki veya dolaylı yoldan bu sektörde bulunan bazı kişilerin sözlerine çok fazla itimat etmesinler. O yenmez, bu yenmez, şu kanser yapar, bu hasta eder gibi lafların hepsi hikaye. Bana çok doğru gelmiyor. Mesela benim zamanımda da kuzu eti yenmez diyorlardı. Şimdilerde ise kuzu etini bebeklere bile yediriyorlar. Dolayısıyla bazı şeylere çok da fazla takılmamak lazım. Kendi istedikleri ve inandıkları gibi yaşasınlar.