TÜRKİYE

Yayın Tarihi: 18.04.2020 Cumartesi 22:39:56

Biri hastalanırsa bütün şehri karantinaya almak zorundalar

Biri hastalanırsa bütün şehri karantinaya almak zorundalar

Eskişehir'den bir su dağıtım işçisi yazdı: "Hasta olsak haberimiz yok çünkü test yaptıramıyoruz. Koruyucu önlem almaya imkanımız yok. Su dağıtıyoruz, her eve giriyoruz."

S.D.
Su Dağıtım İşçisi
Eskişehir


Kalabak, Eskişehir’in içme suyu markasıdır. Üretimi belediye, dağıtımı da aracı kişiler tarafından yapılıyor. Örneğin su dağıtımında kullanılabilecek bir kamyonun varsa ve belediye ihtiyaç görüyorsa başvurup su plakası alıyor, su dağıtımı yapabiliyorsun. Belediye senin iç işleyişinle ilgilenmiyor.

Eskişehir’in büyük çoğunluğu bu suyu içtiği için tesisleri ve dağıtım ağı da çok geniş. 150’ye yakın su kamyonu, birçok da irili ufaklı nakliye aracıyla Eskişehir merkez ve ilçelerinde dağıtımı yapılıyor. Su kamyonlarında çoğunlukla biri kasada diğeri de araç şoförü olmak üzere iki işçi çalışıyor. Bu işçilerin çoğu sigortasız. Mülteciler de var, kimi zaman çocuklar da… Bu işçilerin neredeyse tamamı kamyon sahibine karşı güvencesiz. Kamyon sahibi kafasına göre işçiyi işten çıkarabiliyor.

Güvencesiz çalıştırılıyorlar

Bir de depo çalışanları var. Belediyeye bağlı tesisin çalışanları ile bağımsız çalışanları ayırmak gerek. Su üretimi için tesiste çalışanlar belediyenin kadrolu ve güvenceli işçileri. Dağıtım için çalışan personel ise güvencesiz. Tesiste üretilen suları kamyonlara yükleyen sarımcılar ve dağıtımını bitirmiş kamyonlardaki boş damacana şişelerini indiren yığmacılar var. Bunlar da kasacılar gibi güvencesiz. Sardığı veya yığdığı araba başına ücret alıyorlar. Örneğin bir sarımcı 600 damacanayı kamyona yükleme karşılığında kamyon sahibinden 15-20 lira alıyor. Ne kadar kamyon yüklerse o kadar para kazanabiliyor.

Aynı şey içme suyu vatandaşa ulaşana kadarki bütün aşamalardaki işçiler için geçerli. Kasacılar günde 50-60 lira arasında değişen yevmiye karşılığında kamyonun kasasında tonlarca ağırlığı indirip kaldırıyor. Üstelik iş boyunca kullanması gereken eldiven, koruyucu giysi, ayakkabı vb. ihtiyaçları da kendisi karşılamak zorunda. Kamyon sahiplerinin çoğu bunları karşılamıyor.

Yevmiye 60 lira, maske-eldiven 8 lira

İçme suyu hayati ihtiyaç olduğu için bayramlar, resmi tatiller, özel günlerde bile izin olmuyor. Dize kadar kar, yağmur da yağsa dağıtım aksamamak zorunda. Tüm bunların üzerine bir de Kovid-19 süreci eklendi. Herkeste bir endişe var haliyle. İnsanlar sağlığı ve ekmeği arasında seçim yapmak zorunda kalıyor. Çünkü bir gün yevmiyesini alamazsa evinde aş pişmeyecek olan işçiler var. Ama bu korona tedbirleri için de bir şey yapmaları isteniyor sürekli olarak. Mesela herkesin maske ve eldiven takması zorunlu kılındı ama en uygun maskenin tanesi 5 lira. İstedik bugün gelecek, yarın gelecek, iki gün idare edin gibi bahanelerle erteleniyor hep. Biz kendi imkanımızla edindiğimiz maske ve eldivenleri iş boyunca takmak zorunda kalıyoruz. Oysa en geç 2 saatte bir değişmesi gerekiyor. Belediye güvenceli personeline her türlü imkanı sağlıyor ama özellikle dağıtımcı ve kamyon şoförleri kendi başlarının çaresine bakmak zorunda. Eldivenin çifti 3 lira. 60 lira alan bir işçi günde 8 lirasını korona tedbirleri için maske ve eldivene veriyor. Günde 5 lira yol parası ödüyor. 3-4 ayda bir değiştirdiği ayakkabı, yağmurluk, iş elbisesi, iş eldivenleri derken işçinin evine giderken cebinde yalnızca 25-30 lirası kalıyor.

Gerekli önlemleri almaya kalksak yevmiyemiz yetmez

Kimisi ek işler yapmak zorunda kalıyor. Örneğin bazı kasacılar dişe dokunur bir parayı evine götürebilmek için günde 2 farklı kamyonla dağıtıma çıkabiliyor. O zaman maliyetleri çıkardığında yevmiyesinden kalan 90 lirayı bulabiliyor ama taşıdığı yük de iki katına (yaklaşık 15 ton) çıkıyor. Zaten bir süre çalıştıktan sonra sağlık sorunları yaşamaya başlıyorsunuz. Fıtıklar, kasılmalar, yıpranmalar... Dolayısıyla kazandığınız paradan daha fazlasını hastanelere ödemek zorunda kalıyorsunuz. Çoğu işçinin elleri taş gibi ve yara bere içinde. Artık acı bile hissetmiyor eller. Vücut bütünlüğü ellerden vazgeçmiş gibi.

Bu salgının işçilerde yarattığı en büyük tahribat da psikolojik. Şehirdeki bütün evlere bizim dokunduğumuz damacanalar giriyor. Biz işçiler olarak elimizde bulunan kısıtlı imkanlarla ne kadar önlem alabiliriz ki? Gerekli önlemleri almaya kalksak yevmiyemiz yetmeyecek zaten. İşçiler arasındaki sohbetlerin konusu şöyle bir hal aldı artık: Birimiz hastalanırsa bütün şehri karantinaya almak zorundalar. Çünkü her eve giriyoruz neredeyse.

Vebalini kim üstlenecek?

Depo ve kamyonlar birkaç defa göstermelik dezenfekte edildi. Tamamen “yaptık” demek için yaptılar. Ama kullandığımız eldivenler yüzlerce damacanaya değiyor. Sen kamyonu dezenfekte edersin ama kamyona yüklediğin damacananın üzerinde virüs varsa ne olacak? Bu koşullar altında içme suyu götürdüğümüz ve yaşlı insanların bulunduğu evler var, bu insana bir şey olursa bunun vebalini kim üstlenecek? Bu işçinin suçu mu? Değil. Sistemin suçu. Önce yaptırım uygulamayan devletin suçu. Sonra denetleme yapmayan belediyenin suçu. Sonra da işçisi ve müşterisi için gerekli önlemleri almayan kamyon sahibinin suçu. İşçinin suçu yok. Çünkü işçi de tehlikede. Peki ya müşteriden işçiye bulaşırsa? Bu kimin suçu olacak? Müşterinin mi? Hayır. Su içmeyecek mi insanlar?

Günde yaklaşık 1500 kişiyle temas ediyoruz

Bir kamyon günde ortalama 500 su satıyor. Her hanede 3 kişi yaşadığını düşünürsek bu işçinin günde yaklaşık 1500 kişiyle dolaylı veya doğrudan temas ettiği anlamına gelir. Zaten depoda dip dibe çalışıyoruz. Birimiz hastalanırsa hepimiz hastalanırız. Biz hastalanırsak evine hayati bir ihtiyaç olan suyu alan herkesin tehlikede olduğu anlamına gelir.

Ailelerimize karşı da tedirginlik duyuyoruz. İşe her gittiğimizde eve dönmek de istemiyoruz. Günde yaklaşık 1500 kişiyle temasınız varken eve gönül rahatlığıyla gidemiyorsunuz. Aileniz de sizin için endişeleniyor. Ama bunu yapmak zorunda bırakılıyoruz. Çalışmazsak açlıktan öleceğiz, çalışırsak hastalıktan ölebiliriz.

Aslında bu salgın, iş ve emeğe dönük adaletsizliğin görünürlüğünü arttırdı. Bunu bir bakıma iyi bir şey olarak görüyorum. Sabah akşam televizyonlarda gördüğümüz gösterişli hayatların, siyasetçilerin sürekli bahsettiği ekonomik işleyişin aslında kocaman bir balon olduğunu gösteriyor bu salgın. Hakikat işçinin yaşadığı bu paradokstur: Açlık mı, hastalık mı? Ölüm şeklini seçmek zorunda kalıyorsun. Sadece kendimiz için yaşamadığımız, bakmak zorunda olduğumuz ailelerimiz ve çocuklarımız olduğu için açlığı tercih edemiyoruz. Bu da bizim hakikatimiz. Belki de bu yüzden insanlar bizimle temas etmekten korkuyor. Hastalanma ihtimalimizin hepsininkinden çok olduğunu onlar da biliyor. Bizim hakikatimizden korkuyorlar.

İşimizde güvence ve emeğimizin karşılığını, aldığımız risklerin hakkının verilmesini istiyoruz. Çünkü şu an piyasada dolaşan şey para değil, üretim para ve emek üzerinden gerçekleşmiyor artık. Ortada insan canı var. Bütün ekonomik ve sosyal ilişkiler şu an insan canı üzerinden yürütülüyor. Talebimiz bu süreçte yaşama ve sağlık hakkının tesisi için gerekli önlem ve tedbirlerin alınmasıdır.





 

DİĞER HABERLER