TÜRKİYE

Yayın Tarihi: 14.06.2013 Cuma 14:12:00

Biyogüvenlik Kanunu'nun Değişmesi Gerek

Biyogüvenlik Kanunu'nun Değişmesi Gerek

CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, Biyogüvenlik Kanunu'nda Değişiklik Yapılması Hakkındaki Kanun Teklifi verdi.

CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, Biyogüvenlik Kanunu'nda Değişiklik Yapılması Hakkındaki Kanun Teklifi verdi. Bugün Türkiye'nin GDO'lu ürün ihraç eden ülkelerin açık pazarı haline geldiğini iddia eden Tanrıkulu, "Buna olanak tanıyan Biyogüvenlik Kanunu'nun bir an önce değiştirilerek, GDO'lu ürünlerin ülkemizde gıda ve yem olarak kullanılmasını engellemek gerekmektedir" dedi.

TBMM Başkanlığı'na verdiği teklifte, "Mersin Limanı'nda Ocak ayında 10 bin ton, Nisan ayı başında ise 23 bin ton genetiği değiştirilmiş pirinç yakalanması gıda güvenliği ve sağlığımızın ne kadar büyük bir tehdit alında olduğunu gözler önüne sermiştir. 2010 yılında kabul edilen Biyogüvenlik Kanunu'nun bu ürünlerden kaynaklanabilecek riskleri engellemek, insan, hayvan ve bitki sağlığı ile çevreyi ve biyolojik çeşitliliği korumak bir yana, ülkemizi büyük bir GDO'lu ürün pazarı haline getirmekten başka bir işe yaramadığı da ortaya çıkmıştır. Bu açıdan Biyogüvenlik Kanunu'nun güvenlik amacından ziyade GDO'lu ürün piyasasını düzenlemek için çıkarılmış bir Kanun niteliği taşıdığı görülmektedir" diyen Tanrıkulu, gerekçelerini şöyle sıraladı:

"Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO) genetik mühendislik teknolojisiyle organizmanın DNA'sıyla oynanması yöntemidir. Diğer bir deyişle bir canlıdaki özelliklerin kopyalanarak, bu özellikleri taşımayan bir canlıya aktarılması sonucunda üretilen yeni canlıya genetiği değiştirilmiş organizma denmektedir. Bu tür gıdaların toksik, alerjik etkilere neden olduğu, başta kanser olmak üzere birçok hastalığa yol açtığı bilinmektedir. Mersin'de yakalanan GDO'lu pirinç vakası sonrasında yetkililer, önce bunun aynı gemi ya da konteyner ile taşınan GDO'lu soya ya da mısırdan bulaşmış olabileceğini öne sürmüş, daha sonra yaptıkları açıklamalarda ise dünyada tescil edilmiş GDO'lu pirinç üretimi olmadığını iddia etmişlerdir."

Bu açıklamalar, hem Biyogüvenlik Kanunu'nun koruyucu hiçbir niteliği olmadığının hem de Hükümet yetkililerinin tehlikenin farkında olmadığının itirafı niteliğindedir. Öncelikle, Biyogüvenlik Kanunu ile Türkiye'de genetiği değiştirilmiş hayvan ve bitki üretimi yasaklanmış olsa da, aynı Kanun ile izin verilmiş olan işleme, piyasaya sürme, izleme, kullanma, ithalat, ihracat, nakil, taşıma, saklama, paketleme, etiketleme, depolama ve benzeri faaliyetlerin Hükümet yetkililerinin itiraf ettiği gibi bulaşma, yayılma gibi yollarla insan sağlığını, çevreyi ve biyolojik çeşitliliği tehdit edebileceği anlaşılmıştır. Yani Biyogüvenlik Kanunu öncelikli amacı olan riskleri engelleme ve koruma işlevlerini yerine getirememektedir.

344 ADET GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ PİRİNÇ VAKASI

Öte yandan, yetkililerin dünyada tescil edilmiş GDO'lu pirinç üretimi olmadığını ileri sürdüğüne değinen Tanrıkulu, "Fakat bu durum dünyada GDO'lu pirinç üretilmediği anlamına gelmemektedir. Nitekim Avrupa Birliği'nde 2006 yılından beri 344 adet yasa dışı genetiği değiştirilmiş pirinç vakası ortaya çıkmıştır. Bu rakam AB'de ortalama haftada bir genetiği değiştirilmiş pirinç yakalanması anlamına gelmektedir. Bu vakalardan 150 tanesinin kaynağı ABD, 169 tanesinin ise Çin'dir. Genetiği değiştirilmiş pirinçlere hazır gıda, çerez, kraker, hayvan yemi ve evcil hayvan maması gibi çok çeşitli ürünlerde rastlanmıştır.
Dolayısıyla GDO'lu pirinç skandalları dünyanın birçok ülkesinde yaşanmakta fakat Avrupa Birliği ülkelerinin kapısından giremezken, ülkemizde sanki herhangi bir tehlike yokmuş gibi davranılmaktadır. Oysa GDO'lu ürünlerin zararları artık belirsiz ve gelecekte anlaşılabilecek bir husus olmaktan çıkmıştır. Bu ürünlerin öncelikle kansere yol açtığı, karaciğer, böbrek ve pankreasın çalışmasını değiştirdiği ve doğurganlığı azalttığı yolunda bilimsel kanıtlar vardır. Sindirim sistemi üzerinde de hasar bırakan bu ürünler, antibiyotik direncinin ortaya çıkmasına yol açarak, sağlık üzerindeki yıkıcı etkileriyle başa çıkmayı da zorlaştırmaktadır. Yeni nesilde ortaya çıkan pek çok alerjinin nedeninin de GDO'lu besinler olduğu belirtilmektedir" ifadelerini kullandı.

TÜMÖR, KANSER, ORGAN BÜYÜMELERİ ETKİLERİ

GDO'ların zararlarının Fransa'da yapılan yeni bir araştırma su götürmez şekilde ortaya konulduğunu ifade eden Tanrıkulu, "Biyoteknoloji şirketleri, GDO'lara izin almak için kısa vadeli (üç aylık) klinik test sonuçları sunmaktadır. Ancak, Caen Üniversitesi'nden Profesör Doktor Gilles-Eric Seralini'nin iki yıllık araştırması, kısa vadeli testlerden çok daha tehlikeli ve ciddi sonuçların ortaya çıktığını göstermektedir. Bugüne kadar GDO'larla ilgili yapılan en uzun süreli ve en kapsamlı bu klinik testte, NK603 adıyla anılan genetiği değiştirilmiş mısır çeşidi kullanılmış ve bu genin tümör, kanser, organ büyümeleri gibi etkilerinin olduğunu ortaya koymuştur. Prof. Seralini'nin deneyinde farelerde 13. aydan sonra kanser vakaları görülmeye başlanmıştır. Bu araştırma, üç aylık klinik çalışmalara dayandırılarak verilen tüm GDO izinlerinin kategorik olarak iptalini ve tamamen yasaklanmasını gerektirmektedir" dedi.

İZİNLER İPTAL EDİLMELİ

Tanrıkulu şöyle devam etti:
"Türkiye'de şu anda söz konusu deneyde kullanılan GDO'lu Mısır çeşidine de, bu çeşidi içeren dört melez genetiği değiştirilmiş mısır çeşidine de izin verilmiş durumdadır. Bu beş çeşide verilen izinlerin hemen iptal edilip, ithalatlarının da acilen durdurulması gerekmektedir. Aynı zamanda glifosat içeren, yani yabani ot ilaçlarına dayanıklı olması için geliştirilen GDO'lara verilen izinlerin de iptal edilmesi gerekmektedir. Zira ülkemizde bu GDO'lu yemlerle beslenen tavuk ve ineklerden elde edilen ürünler şu anda piyasada bulunmaktadır.
GDO'lu ürünler, sadece insan sağlığını, çevreyi ve biyolojik çeşitliliği değil, yerli üreticiyi de çok büyük bir yıkım tehdidi altına sokmaktadır. Çünkü zararları her geçen gün daha iyi anlaşılan GDO'lu ürünlerin ülkemize girmesi, yerli pirinç, süt, et, tavuk üreticilerini de olumsuz yönde etkileyecek, GDO'lu tohumlarla ya da yemlerle elde edilen ürünler ayırt edilemediği için halk tedirginlik ve korku ile bu ürünleri tüketmekten kaçınacak, bu durum yerli üreticileri iflasa sürükleyecektir. Doğa, iklim ve biyolojik çeşitlilik açısından dünyanın en şanslı ülkelerinden biri olan Türkiye'de yerli ve doğal türlerle üretim yapılmasını teşvik etmek, hem sağlığımızı hem de üreticimizi korumanın tek yoludur.
Meselenin kapitalist duyarsızlık boyutunda ise insan sağlığını hiçe sayan bir para hırsı ve milyonlarca doları bulan yanıltıcı kamuoyu çalışmaları bulunmaktadır. GDO ekimi uygulaması 1995 yılında ABD'de başladığından beri ülkelere genetiği değiştirilmiş ürünlerin ihracı gerçekleştirilmekte etiketleme uygulaması söz konusu olmadığı için sağlıklı veya zararlı gibi bir ayrıma gidilmemektedir. Sonuçta bugün ülkemiz GDO'lu ürün ihraç eden ülkelerin açık pazarı haline gelmiştir. Buna olanak tanıyan Biyogüvenlik Kanunu'nun bir an önce değiştirilerek, GDO'lu ürünlerin ülkemizde gıda ve yem olarak kullanılmasını engellemek gerekmektedir."

HÜKÜMETİN TEPKİSİZ KALMASI DÜŞÜNÜLEMEZ

Hükümetin hak sağlığını korumak ve sağlıklı nesiller yetiştirmek iddiasıyla içki ve sigaraya karşı ciddi bir mücadele yürüttüğüne dikkat çeken Tanrıkulu, "Buna rağmen Hükümetin bu kadar büyük bir tehlike karşısında tepkisiz kalması düşünülemez. Dolayısıyla ülkemize kaçak ya da Biyogüvenlik Kanunu'nun sağladığı yollarla, gıda ve yem olarak kullanılmak üzere giren GDO'lu ürünlerin bir an önce kontrol altına alınması ve mevcut ithalat izinlerinin ise iptal edilmesi acilen sağlanmalıdır. Aksi tutum Hükümetin, halka mı yoksa GDO üreten şirketlere mi hizmet ettiği tartışmalarını da beraberinde getirecektir" diyen Tanrıkulu, "Parlamentoya düşen görev ise sağlığımızı ve geleceğimizi her açıdan tehdit eden bu ürünlere karşı yasal düzeyde, etkili bir koruma mekanizması oluşturmaktır" sözleriyle teklifin gerekçelerini tamamladı.


Etiketler ,

DİĞER HABERLER