MAKALE

Yayın Tarihi: 21.12.2017 Perşembe 15:00:00

Açlığa çözüm: sürdürülebilir üretim

Petek Ataman

Açlığa çözüm: sürdürülebilir üretim

Girdi maliyetleri başta olmak üzere maliyetlerin yüksekliği, tarımsal desteklerin ve enerji/ulaşım politikalarının gözden geçirilmesini kaçınılmaz kılmaktadır. Unutulmamalıdır ki; tarım politikalarını günü birlik belirlerseniz, uzun soluklu olmasını sağlayamazsanız, sürdürülebilir üretimden söz etmek hayli güç olacaktır. Hala kimi ürünlerde fiili olarak uygulanmakta olan korumalar kalktığında yurtdışından gelen ürünlerle rekabet şansı olan olmayan stratejik ürünlerimizin mevcut olduğu çok iyi bilinmektedir.

Gıda, insan yaşamının vazgeçilmezi olarak gündemimizde daima yer işgal eden bir konu olmuştur ve olmaya devam edecektir. ‘Gıda’ tüketici tarafından tüketime hazır ürün ya da ara ürün gibi algılansa da; yasalar açısından dünyadaki tanımına baktığımızda, hasat edilmiş bitkilerin ve et, süt, yumurta vererek gıda zincirine dahil olan canlı hayvanların da gıda tanımı içerisinde olduğunu görürüz. Bu nedenle aslında bu konuda tüm söylenenler tarımı da kapsamaktadır. Biz gıda mühendisleri, gıda gündeme geldiğinde genellikle “güvenilir gıda” yani “insan sağlığına uygun gıda” konusunu, yani işin teknik boyutunu konuşur ve tartışırız. Ancak şüphesiz, gıdaya yeterli ve sürekli ulaşımda, yani gıda güvencesinde sorunlar yaşanmakta ise; bu durumda gıda güvenilirliğinden söz etmek de kolay değildir. İşte bu nedenle gıda/tarım politikaları, var olan sorunlar ve çözüm önerileri de hep birincil ilgi alanımızdadır. Bu konularda da akıl yormak, değerlendirmeler yapmak gerekir. Dünya Gıda Günü özellikle bu değerlendirmeler için bir fırsat niteliğindedir.



Her yıl Dünya Gıda Günü’nün temasını belirleyen Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO); ağırlıkla gıdaya erişim, açlık, yetersiz beslenme ve bunlarla ilgili politikaları irdeleyecek bir konu belirlemektedir.

Son birkaç yıldır açlık ve gıda güvencesizliği ile ilintili olarak küçük çiftçi, küçük çiftçinin korunması, üreticinin örgütlenmesi gibi konuların önemi vurgulanmaktadır. Bunun nedeni de açıktır aslında. Yaşananlar göstermiştir ki; tarımı sadece büyük işletmeler varlığında ve serbest piyasa koşullarında yapamıyorsunuz. Ekonomik açıdan, sosyoekonomik açıdan, stratejik açıdan, üretim içindeki payları açısından küçük üreticiler hayati önem taşımaktadır. Hele de dünyanın bir kesiminde insanlar/çocuklar açlıktan ölürken. Nitekim geçen yılın konusu “aile çiftçiliği” temelinde idi.



Daha önce kooperatiflerin önemi… Bu yıl da kırsal yoksulluk döngüsünü kırmada sosyal koruma ve tarım irdelenecek. Diğer yandan Avrupa Birliği’nin (AB) en önemli konu başlıklarından birinin kırsal kalkınma olduğunu ve Birleşmiş Milletler’in 2015’i “Uluslararası Toprak Yılı” ilan ettiğini de hatırlamakta fayda var. Bunlar bir zincirin çok çok önemli halkalarını oluşturmaktadır. Çok basitçe; İnsan yaşamak için gıdaya muhtaç Gıdaya ulaşmak için tarımsal üretim yapmak zorundayız Bunun için toprak ve su gerekiyor Üretilen ürünleri, güvenli, sürekli ve mümkün olduğunca erişilebilir fiyatlarla tüketiciye ulaştırmak zorundayız İşte bunun destekleyicisi olarak da üretimde sürdürülebilirliği sağlamak zorundayız. Bunu da gıda güvenliği kriterlerine uygun, ürün kalitesinde belli bir standardı sağlayarak ve çevreye saygılı biçimde yapmak zorundayız.

Bu akış gerçekten de en basit/temel ifadesidir zincirin. Şüphesiz bu kadar basit görünen akışın işlemesi için atılması gereken pek çok karmaşık ve birbiri içine geçmiş adımlar var. Çünkü yine en basitinden çıkar çatışmaları var… Ülkeler arasında ve sektörler arasında… Tarım arazilerini başta inşaat sektörü olmak üzere farklı sektörlerin rant baskısından korumak var yine en basitinden. Çevre kirliliğinden kaynaklı riskler var… Toprak ve suyun vazgeçilmezlerimiz olduğunu vurguluyoruz ancak temiz kalmalarını sağlayamazsak, tarımsal üretimi yapamamak veya yapıp da sağlık riski ile karşılaşmak olası. Küreselleşen dünyada mallar serbest dolaşımdalar. Bu durumda gerek bitki ve hayvan hastalıkları, gerekse gıda güvenliği riskleri de küreselleşmiş durumda. Dünya Ticaret Örgütü kurallarını arkasına alan uluslararası yönlendirmeler var… “Her şeyi her ülke üretmek zorunda değil, dış ticaretle hallolur” yaklaşımı var… Ürettiğinizi satar, üretmediğinizi alırsınız yaklaşımı var… Temel gıdalarda bunun doğru olmadığını yaşayarak gördük.



Bu ortamda; tarımın sorunlarını sadece tarım politikaları ile çözmek mümkün değildir. Dış politika, sağlık politikası, çevre ve sanayi politikaları gibi tarımla etkileşim içinde olan pek çok alanla bütünlük içinde yürünmesi de ayrı bir zorunluluk haline gelmektedir. Aslında basitmiş gibi görünürken gittikçe genişleyen ve yer yer kesişen halkalarla karmaşıklaşan ve etkileşime açık bir yapı var karşımızda. İşte bu nedenle gıda ve tarım konusu günü birlik politikaları kaldırmaz. Danışmadan, tartışmadan oluşturulan “ben yaptım oldu” politikalarını da kaldırmaz. Kaldırmıyor da… Bir düzenleme yapılıyor, uygulamasında bir adım ileri gidilmediği oluyor. Yukarıda anılan zincirin her bir halkasının gereği gibi yazılıp değerlendirilmesi için birden fazla konuya özel makalenin, bu konuda uzmanlaşmış kişilerce oluşturulması gerekir.

Bu yazıda genel bir algı oluşturmak hedeflenmiştir. Öncelikle günümüzde, tarımsal üretimin hayati önemi ve stratejik değeri daha net bir biçimde anlaşılmış ve ülkeler üretmek gerektiğini görmüşlerdir. İklim değişikliği ve bu durumun zaman zaman yoğun biçimde yaşanan tarıma olumsuz etkileri, uluslararası ilişkilerde yaşanan krizlerde stratejik bir öneme sahip olan tarım ürünlerinin kolaylıkla bir dayatma konusu halini alabilmesi, ülkenin sosyoekonomik dengelerinde ve kırsal alanda istihdamda tarımın önemi, giderek artan nüfusun beslenmesinin sağlanması gerekliliği; ülkelerin doğal kaynaklara saygılı sürdürülebilir tarımsal üretim yapmasını da zorunlu hale getirmektedir. Bu bakışla, Avrupa Birliği süt, şeker gibi kimi temel ürünlere kota koyarak üretim fazlasını engellemeye çalış maktayken; şimdi bu politikalardan vazgeçmekte; bir takvim dahilinde kotalar kaldırılmakta ve üretimin arttırılması hedeflenmektedir (Örneğin; sütte kota kalkmıştır, şekerde ise 2017’de kota dışı üretim uygulamaya girecektir). Biz de çok şükür ki, henüz sütte kota sistemi uygulanmamaktadır ancak şekerde tüm eleştiri ve itirazlara rağmen 2001 yılından beri kota uygulanmaktadır.



AB’de kotaların kalkması ile birlikte; Türkiye bu ürünlerde daha acımasız bir rekabetle karşılaşacaktır. Sürdürülebilir tarımsal üretim bir zorunluluktur tespiti yapmıştık. Bu üretimi ancak üreten kesimin gerek maddi, gerekse sosyal ve kültürel beklentilerini karşılayabilmesi ve ihtiyaçlarını giderebilmesi ile sağlamak mümkün olacaktır. Tarımsal üretimde toprak ve su vazgeçilmezdir.

Tarım alanlarının imara açıldığını; siteler veya sanayi tesislerince işgal edildiğini görmekteyiz sıklıkla. Kirlilik ise hiç akıldan çıkartılmaması ve sürekli takip edilerek yönetilmesi gereken bir sorun alanı olarak durmakta. Tarım arazilerinin bir nesilden diğerine miras yoluyla bölünerek intikal etmesi de zaman içerisinde toprağın üretim yapılabilir boyutlardan uzaklaşmasına neden olmaktadır. Bu sorundan yola çıkılarak, tarım arazilerinin toplulaştırılması ve miras yoluyla parçalanmasının önlenmesi için bir yasal düzenleme yapılmıştır. Bu uygulamanın üretimde verimliliği/ekonomik ölçeği koruyacağı ve amaca yönelik kullanıma destek olacağı öngörülmektedir. Ancak uygulanabilirliğini zamanla göreceğimizi belirtmek gerekir. Düzenleme metin halinde iken dahi içinde çokça sorun barındırmaktadır.

Düzenlenmesi en zor alanlardan biri olduğunu belirtmek yerinde olacaktır. İlk hedef üretmek, üretimi arttırmak ise, peşinden sürdürülebilirliği sağlamak için de bu ürünleri satmak zorunluluğu gelecektir.

İlk hedef üretmek, üretimi arttırmak ise, sürdürülebilir şekilde üreterek pa zara arz etmek de bir zorunluluktur. Çevreye saygılı üretim, kaynakların doğru kullanımı zorunluluğunun da pazara arzın bir koşulu haline geldiği akıllarda bulundurulmalıdır. Elde edilen ürün iç pazarda veya dış pazarda satışa sunulacaktır. Üyesi bulunduğumuz Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) kuralları çerçevesinde diğer ülkelerin ürünleri ile rekabet edecektir. DTÖ anlaşmasını imzalayarak taahhüt ettiğimiz üzere, gerek iç pazarda gerekse ihracatta üreticiye rekabeti bozucu destekler verilmeyecek; sağlık önlemleri dışında ticarete engel getirilmeyecektir. Bunun anlamı şudur: rekabet hem iç pazarda hem de dış pazardadır. Ürünümüzü satmalıyız, ancak fiyatı dünya fiyatlarının üzerinde olmamalıdır.

Güvenlik kriterlerinin de sağlaması gerektiğini vurgulayalım ancak bu yazının konusu gıda güvenliği olmadığından, bu alandaki sorunların irdelenmesi bir başka makaleye bırakılmıştır. Halen ürünlerimizin pek çoğunda maliyetlerimiz yüksek olduğundan, rekabette sorun yaşanmakta; buna bağlı olarak üretimde yıllar bazında büyük değişikliklerle karşılaşılmaktadır. Girdi maliyetleri başta olmak üzere maliyetlerin yüksekliği, tarımsal desteklerin ve enerji/ulaşım politikalarının gözden geçirilmesini kaçınılmaz kılmaktadır. Unutulmamalıdır ki; tarım politikalarını günü birlik belirlerseniz, uzun soluklu olmasını sağlayamazsanız, sürdürülebilir üretimden söz etmek hayli güç olacaktır. Hala kimi ürünlerde fiili olarak uygulanmakta olan korumalar kalktığında yurtdışından gelen ürünlerle rekabet şansı olan olmayan stratejik ürünlerimizin mevcut olduğu çok iyi bilinmektedir.

Tarımsal üretimde kişiler ister toprak sahibi olarak, ister ücretli çalışan (gezici ve mevsimlik işgücü dahil) olarak yer alsınlar; yaptıkları işi sürdürmeleri için sosyal güvencelerinin, ücretlerinin, sosyal ve kültürel koşullarının arzu ettikleri gibi olmasının sağlanması gerekmektedir. Aksi halde günümüzde sıklıkla rastladığımız gibi, gençler hızla tarımı bırakarak kente göçeceklerdir. Bu noktada Dünya Gıda Günü 2015’in temasının önemi ortaya çıkmaktadır. TÜİK verileri tarımda çalışan 5.404.000 işgücünün, 612.000 kişisinin ücretli ve yevmiyeli olarak çalıştığını 485.000’inin ise geçici veya mevsimlik çalışan işçiler olduğunu göstermektedir (TZOB Zirai İktisadi Rapor 2011 – 2014). Aynı raporda mevsimlik işçilerin % 95’inin sosyal güvenlik kurumuna kayıtlı olmadığı ifade edilmektedir. Ailece, çoluk çocuk bir sezonu Türkiye’nin pek çok bölgesinde gezerek geçiren mevsimlik tarım işçileri konusu başlı başına bir sorun alanıdır ve tutarlılıkla ele alınmalıdır.

Nihayetinde; üretici – sanayici ilişkisi, etkileşimi, hatta biraz daha ileri giderek entegrasyonu, gerek birincil üretici gerekse tüketici açısından son derece önemli bir alandır. Var olan koşullar henüz üretici ve tüketiciyi iki tarafı da dengeli biçimde korur nitelikte değildir. Tarlada/çiftlikte üretim yapanlar; ürünlerini satarken sanayicinin iki dudağı arasında kalmakta; sattıkları ürün karşılığında zaman zaman maliyetlerinin de altında bedeller almaktadırlar. Tüketiciye ulaşan ürünler ise oldukça pahalı olmaktadır. Özellikle sütte ve ette bu durum yılların kanayan yarasıdır. Süt üreticisinin sanayiye neredeyse bire bir bağımlı olması ve hala işleyen bir müdahale sistemi bulunmaması var olan Et ve Süt Kurumu’na rağmen sorunun çözümüne engel olmaktadır. Sanayinin fiyatı neredeyse tekelci bir yaklaşımla belirlemesi, var olan koşullarda tüketiciye çiğ süt ulaştırmanın yasal olmaması üreticiyi son derece güç koşullarla kaşı karşıya bırakmaktadır.

Bakanlığın üreticiyi korumak adına (!) sanayiciye verdiği süttozu desteğinin ne ölçüde işe yaradığı sorgulanmalıdır. Bu noktada tarım – sanayi entegrasyonu, sözleşmeli üretim gibi konular da gündeme gelmektedir. Üretimin, sanayinin gereksinimleri de dikkate alınarak planlanması ve yönlendirilmesi istenen bir durumdur. Ancak dengelerin çok iyi gözetilmesi gerekmektedir. Bu amaçla hayata geçirilen uygulamalar; bir kesimi diğerine mahkum etmediği ölçüde işlevsel olacaktır. Doğal olarak kâr amaçlayan, ticari bir kaygı ile iş yapmakta olan bir kesime, üreticiyi kuralsız/denetimsiz teslim etmek mümkün değildir. Sözleşmeli tarım anlaşmaları ve sonuçları mutlaka tarafsız gözlerle takip edilip denetlenmelidir. Aksi durumda son dönemde salçalık domateste yaşananlar pek çok sektörde yaşanmaya devam edecektir.

Genelde olumsuzluklardan etkilenen üretici olmaktadır. Bir konuda bir yönetmelik yayımlamak sorunu çözmede ilk adımdır. Devamında takip edilmeyip, denetlenmediğinde veya baştan ilgili düzenlemenin uygulanabilirliğini sağlayan düzenlemeler yapılmadığında, mevzuatı olan ama sorunu da hiç bitmeyen bir alan yaratılmaktadır. Sonuç olarak; gıda güvencemizin dayanağı olan tarım, üretimi ve yönetimi zorlu bir konudur, özellikle de bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde. Politikayı oluşturmak, uygulayabilmek ve başarmak kolay değildir şüphesiz. Ancak önümüzdeki tablo da iç açıcı değildir ne yazık ki. Tarım üreticimizi korumak, üretime devam etmek, hatta politikalarımız doğrultusunda kimi ürünlerin üretimini ve tüketimini arttırmak istiyorsak bugün yaptıklarımızdan değişik bir şeyler yapmamız gerekmektedir. Yapılan her şeyi “olumlu” gibi görmeye çalışmak yerine, bir an evvel sorunları gerçekten çözmek niyetiyle taraflarla masaya oturmak gerekir.

Şüphesiz olumlu giden politikalar vardır, kimi düzeltmelere muhtaç politikalar vardır ve tümüyle değiştirmek gerekenler vardır. Anadolu’yu dolaştığımızda ekilmekten vazgeçilmiş alanlar görüyorsak yöre halkı bir zamanlar ektiklerini ama para etmediği için vazgeçtiklerini ifade ediyorsa; gıda olarak üretilen kimi ürünler satılamadığı için hayvanlara yem oluyorsa, üretici sıkıntıda ise, kırsaldan kente göçün önü alınamıyorsa, hala ters giden bir şeyler olduğundan şüphe yoktur. Öncelikle kapsamlı, katılımcı ve uzun soluklu politikalar oluşturmak gerekmektedir. “Benden öncekilerin hepsi yanlıştı, sil baştan” mantığından kurtulmak gerekmektedir.

Tarım ve gıda politikalarını ülke çıkarları üzerine inşa etmek; yapılan her bir hamlenin sonucunu iyi değerlendirmek şarttır. Bir strateji oyunu gibi, satranç gibi… Yapılan hamlenin peşinden ne geleceğini hesaplamak, ona göre ne yapılacağını da planlamak esastır. Bir karar alıp, uygulamaya geçip, devamında olanlara şaşıp taban tabana zıt yollara girmek değildir politika üretmek. Tarım ve gıda alanındaki tüm sorunları, sadece özel günlerde değil sürekli hep beraber tartışmak ve daha güzel günlere ulaşmak umuduyla diyelim…